Sofist's profile[♥] Sofistes [♥]PhotosBlogLists Tools Help

Sofist Bilgin

Occupation
Interests
Sofist, Can ve Ben üç kişiyiz tek bedende.

Windows Media Player

No list items have been added yet.
Photo 1 of 4
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan BAZI kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan BAZI kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.

[♥] Sofistes [♥]

♥ ♥ ♥ ♥ { Allahım Teşekkür Ederim Dualarımı Kabul Ettin } ♥ ♥ ♥ ♥
July 04

Mesnevi [Bölüm I]

...............................................................................................................

yeni bölümler alta doğru ekleniyor...........

20 Haziran 2007  saat 02:00 - 04:00

İthaf:

Bana bu mesneviyi yazdıran SULTANIM

Ben sana meftun, seni yaratana HAYRANIM

I

Kırklar Yediler Meclisinde

 

Elindeki testiyi bırakıp anlatmaya başladı ihtiyar

Henüz düşmüştü simsiyah saçlarına aklar

 

Nereden başlayacağım bilmiyorum dedi anlatmaya

Gökten indirip bulutları yeri ıslatmaya

 

Sonbahardı geldiğinde bu şehre

Dönüp şöyle bir bakmıştı kızıl nehre

 

Söyle bana demişti ey şehir

Nerede benim için hazırladığın zehir

 

Alışması zor olmuştu kaldığı bu yere

Ama dönemezdi yerleşmişti bir kere

 

Yüreğinde kocaman bir sevgi denizi

Tanımıyorum bu şehri ve insanlar sizi

 

Anlatın bana bağrında ne yatar toprağınızın

Gönderdiler beni bir gün on yedimde ansızın

 

Toplandı kırklar, yediler bir gece

Sordular çözümsüz bir bilmece

 

Neyse seni senden ayırıp buraya getiren

İçinde bir volkan ki seni yiyip bitiren

 

Sana ağlamayı öğretecek önce

Baktığın her yeri son kez görünce

 

Soluduğun her dakika her saniye

İnan bize dönmeyecek bir daha geriye

 

Divane dolaşacaksın iksirin etkisiyle

Bir gün uyanacaksın kalbinin sesiyle

 

Ellerin alışacak kalem tutmaya

Dünyaya mücerred bir gözle bakmaya

 

Yıllarca arayacaksın içindeki kurdu

Çok önceleri gelip kalbine taht kurdu

 

Uyku haram olacak, yaşamak zor

Seni yakıp tutuşturacak içindeki bu kor

 

Şimdi sen düşün, imsak vaktidir

Bu son değil görüşmemizin sadece ilkidir

 

Ulumaya başladı bak dışarıda köpekler

İnerken yeryüzüne saf saf nurdan melekler

 

Gittiler birer birer kırklar, yediler

Eline bir kalem, gönlüne dert verdiler

 

Kalktı abdest aldı testiden

İki rekat şükür kıldı gönülden

 

Bu nasıl bir bilmece çözemiyorum Allah’ım

Önümde beni mi bekliyor yüz-ü mahım 

 

Uykuya daldı güneş doğarken

Bir rüya gördü çiçekler açarken

 

 

II

Gördüğü Rüya

 

 

Çölde su içiyordu kana kana

Katılmış gidiyordu büyük bir kervana

 

Sordu bedeviye nereye bu yolculuk

Yüreğim yanıyor, öldürecek beni susuzluk

 

Yüz sürmeye gidiyoruz aşk meclisinde

Cevap aramaya Leyla’nın elbisesinde

 

Orada saklıdır aşıkların aradığı cevaplar

Göreceğiz Mecnun yıllardır niçin ağlar

 

Neydi pusulası Mecnun’un Leyla’yı ararken

Hissettiği onunla saatlerce susarken

 

Aylarca susuz, kuru bir ekmekle

Nasıl yaşar Leyla’yı bir kere görmekle

 

Yıllardır yürüyoruz o eşsiz diyara

Karşılaştık yolda binlerce ihtiyara

 

Onlar da düşmüşler yıllar önce bu sevdaya

Çoğu kaybolmuş çölde kavuşamamış Leyla’ya

 

Yolumuz uzun, gece çökecek birazdan

İzler kaybolacak esen deli rüzgardan

 

Sakın kopma bu aşk zincirinden

Kaybolup gidersin bırakırsan elinden

 

Allah’ım nerdeyim ben anlamıyorum

Bu olanlara, susuzluğa dayanamıyorum

 

Yol göster bana kaybolup gideceğim

Bu ıssız yerde tek başıma mı öleceğim

 

Derdim nedir bilsem ararım dermanı

Okuyamıyorum karanlıkta gönlümdeki fermanı

 

Uyandı düşünden ter içinde

Anlamadığı sözler vardı dilinde

 

Allah’ım bana neden verdin bu derdi

Öyle bir dert ki acısı kalbimi deldi

 

Kalktı yüzünü yıkadı abdestten kalan suyla

Sokağa attı kendini geceden kalan soruyla

 

 

III

Kitaplar Arasında

 

 

Hemen girdi gördüğü ilk kitapçıya

Dayanamıyordu artık bu acıya

 

Karıştırdı birkaç eski kitabı

Bulamadı aradığı hiçbir cevabı

 

Adam sordu aradığın nedir delikanlı

Dolanıp duruyorsun böyle heyecanlı

 

Anlat derdini belki yardımım olur

Delice arayışın, koşturman son bulur

 

İçimde sürekli bir düşünce var

Önümde kocaman beton duvar

 

Bilmiyorum sebebi nedir bu yangının

Nereyi gösterir ibresi mühürlü pusulanın

 

Çöldeydim Leyla’ya gidiyordum

Saatlerce aç, susuz yürüyordum

 

Çok kalabalıktı, çöl karanlık

Ne bir yıldız ne de bir aydınlık

 

Adam baktı delikanlının yüzüne

Bir titreme çöktü yaşlı sesine

 

Sen bade içmişsin pirin elinden

Artık düşmez Leyla senin dilinden

 

Ciğerin yanar, dudakların kurur

Acıların ancak Leyla’yla son bulur

 

Kalbindeki bu ağrı aşktandır

Ama sende yerleşmişti çoktandır

 

Aradığın derman kitaplarda yoktur

Bulamazsan çekeceğin acı çoktur

 

Rüyandaki çöl senin hayatın

Karşılaştığın kervan da bahtın

 

Ya kaybolacaksın çölde tek başına

Ya da gideceksin Leyla’nın yanına

 

Allah’ım bu nasıl bir baht

Ne saltanat kaldı ne taht

 

Nasıl bulacağım Leyla’yı kaybolurum

Leyla’sız bundan sonra nasıl solurum

 

 

IV

Sevgiliyle Karşılaşma

 

 

Çaresiz dolaşmaya başladı sokaklarda

Sevgiliyi arıyordu gözleri uzaklarda

 

Günler geçerken kızıl göğün altında

Bir gün ay yüzlüyü gördü gülistanda

 

Sarhoş olmuştu üzüm suyundan

Belli oluyordu sallanıp duruşundan

 

Düşecekti sendeleyip yüzüstü yere

Sarıldı ani bir hareketle incecik beline

 

Öyle bir duruşu vardı ki mahsun

Kana karışmaya başlamıştı efsun

 

Sen dedi gerçek misin yoksa hayal

Yıldızlar görüyorun ortada bir hilal 

 

Yıllarca aradı gönlüm gerçekle karışık tahayyül

Bitti artık geride kaldı hayatımda eylül

 

Bu nasıl duygu nasıl bir istikbal

Yokluğunda gönlüme hakim olur melal

 

Zaman gergef işliyor, ömür geçiyor

Bak bir Can Canan’ı ne çok seviyor

 

Esirgeme benden bir kadeh şarap

Sunmazsa ellerin bu can ki hali harap

 

Seni gökten indiren kudrete hayranım

Sen benim melikem hükümdarım Sultanım

 

Ya sunacaksın aşk tepsisinde abı- hayat

Ya da erken başlayacak yüreğimdeki hasat

 

Yüzünde bin parça ay elif olmuş

Dişlerin yüzünde güneş gibi durmuş

 

Saçının hiçbir teline değişmem dünyayı

Nasıl unuturum gerçek değilse bu rüyayı

 

Zülüf toplanmış şakaklarına düşman gibi

Göstermiyor ay yüzünü deli ediyor beni

 

Dünya saltanatını yıkıp başıma geçirdi ay yüzlü

Hiçbir şeyi ve kimseyi görmüyordu gözü

 

Benim hüznüm bana yetiyor istemem aşkını

Görmüyorum, ne seni  ne de yüreğindeki taşkını...

 

Kadehime şarap değil zehir doldurdun

Bahçemdeki bütün gülleri soldurdun

 

Kaldığın yer mezarım olsun kabul et

Her gün kabrime gelip bana dua et

 

Sensiz bir hayat ancak ölümdür Can'a

Seviyorum Sultanım ne olur inan bana

 

Gidersem buralardan gelmem geriye

Aklım gider sensiz dönerim deliye

 

Meczup gibi dolanırım çöllerde

Mecnun olurum duyarsın beni  dillerde

 

Ayrıldı gül kokulu sevgilisinden

Çıkarıp atamaz artık onu gönlünden

 

Düştü yollara sevda ikliminde

Yürüyordu çölde Kenan ilinde

 

Bir serap gördü durdu bekledi

Nabzı yavaşladı kalbi tekledi

 

Uzandı Tuğba ağacının altında yari bekledi

Saatler geçti günler oldu ay yüzlü gelmedi

 

 

V

Karanlık Oda

 

Bütün gün dolaştı acıyla yollarda

Sanki pranga taşıyordu boynunda

 

Yoruldu, taşımaz oldu ayakları

Kurudu, tükendi hayat kaynakları

 

Yaşamak bana haram oldu gerçekten

Kırklar, yediler söylemişti önceden

 

Can durmuyor çıkmak istiyor kafesten

Tanımıyor kimseyi, uzaklaşmıştı herkesten

 

Sokağı dönerken evinin yolunda

İki kişi gördü biri diğerinin kolunda

 

Allah'ım ne güzel bir çift mutlular

Hayat yolunda çok şanslı ve umutlular

 

Geçti boynu bükük yanlarından

Rahatsız oldu sevinç kahkahalarından

 

Eve girdi geçti karanlık odaya

Baktı uzun uzun resimli duvara

 

Saatlerce bir noktada kaldı gözleri

Çıkmıyordu aklından sevgilinin sözleri

 

Düşündünkçe kalbi çatlayacak oluyordu

Sürekli kendisine aynı soruyu soruyordu

 

Allah'ım inanmıyor mu bu büyük aşka

Yoksa söylemediği bir şey mi vardı başka

 

Kapandım ayaklarına, serdim gururumu

Her şeyden vazgeçtim, unuttum onurumu

 

Kapılar kapandı birer birer üstüne

Dünyaları verirdi sevgilinin tek bir sözüne

 

Beyninde bir sinek vızıldıyordu

Sanki Nemrud'un canını alıyordu

 

Sineğin her kanat çırpışında

Dayanılmaz bir ağrı başlıyordu başında

 

Allah'ım dünya senin, mülk senin

İstediğinden aldın isteyene verdin

 

Her şeyimi al; malım, mülküm feda sana

Tek istediğim odur, ne olur ver bana

 

Şükrüm sana, duam sana, kurtar beni Allah'ım

Melekler duydu, gökler ağladı, bitmedi âhım

 

Sabaha kadar duvarlara vurdu başını

Aldığı kefene sildi kanlı gözyaşını

 

Kendinden geçti çektiği acıdan

Kanlar akıyordu uyurken başından

                          (devamı aşağıda...)

..............................................................................................

 

June 23

Mesnevi [Bölüm II]

.....................................................................................

 

VI

Yüreğinin Zindanlarında

 

Dünyama benzersiz bir karanlık çöktü

Binlerce bülbül benim için gözyaşı döktü

 

Cevapsız kalan bütün soruların ardından

Su içsin Ceylan’ım bugün sevgi pınarından

 

Her şeyiyle ne garip bir aşk hikayesi

Yok kelimelerle bu aşkın tercümesi

 

Ne sonsuz bir karanlık gönlümdeki boşluk

Ayık değil bu can, geçmez yüreğindeki sarhoşluk

 

Kapattım kapıları gönül dünyamda içerden

Kimseyi almayacak gardiyan, sadece:sen

 

Ellerim üşüyor yazık kalem tutmayacak bir daha

Yazamıyorum, kalemi daldırıp kanlı hokkaya

 

Bu nasıl incelik, nasıl bir zarafet

Etmiyor seni anlatmaya sözcükler kifayet

 

Yüreğim: acılar ve sonbahar denizi

Hayallerim: karanlıklar ve yeis dehlizi

 

Ah! çığlıkları duymuyor kimse içimdeki

Bir türlü bilmeceyi çözemiyorum sendeki

 

Bütün çocukluğum, gençliğim ve ihtiyarlık

Hep hüzün, hep acıyla dolu nerde bahtiyarlık

 

Kapandım içimde bir yere elimde sözcüklerim

Halime bakıp ağlıyor bütün sevdiklerim

 

Her gün dua her gün bin tesbihat

Bana yari verin, istemiyorum nasihat

 

Uçmuş gönül kuşum konmuş kaf dağına

Selam verip derdini anlatır Anka Kuşu’na

 

Deli miyim, evet hem de divane

Ben aşkınla olmuşum pervane

 

İçimdeki sızıyı bilmez laleler, sümbüller

Bakıp da halime, ses verir bülbüller

 

Gelin yanıma Mecnun, Yusuf, Kerem

Yaram kanıyor yok mu bir merhem

 

Neden mutluyken Leyla’lar, Züleyhalar

Sadece bizdedir bitmeyen acılar

 

Ah! Ben bu sevdayı ne yapayım

Alıp kalbimi hangi tepside sunayım

 

Hangi terazi ölçecek yüreğimin  bağlılığını

Kaldırır mı ki dünya bu aşkın ağırlığını

 

Zindanda ne zordur tek başına kalmak

Işıktan, yıldızlardan ve senden uzak

 

Elimde veremediğim kırmızı güller

Deliler bile halime bakıp gülerler

 

Kalbimde karşılıksız bir teslimiyet

Rabbim nedir bu Leyla’yla rekabet

 

VII

Hikmet Evi

 

 

Dert varsa dermanını göndermiştir Hay

Kalbime oklarını saplamış bir Kara Yay

 

Öyle bir ucu var ki bu aşk okunun

Tarifi yok onu kaybedeceğim korkusunun

 

Bütün sırlarıyla ve sorularıyla girdi bir eve

Hemen kapıda yaklaştı ak sakallı bilgeye

 

Efendim bir dert var bende cismi yok

Ucu keskin açtığı derin yara çok

 

Günlerdir geziyorum sokak sokak

Kaderimde yazılmış mıdır ona kavuşmak

 

Dediler sendeki yaranın vardır bir hikmeti

Bu yüzden gelip sundum kalbimdeki mihneti

 

Bu çaresizlik ve ümitsizlik beni yakıyor

Söylediklerimi herkes  sadece şiir sanıyor

 

Bir aşk ki düştüğü yer derinleşiyor

Her gün yüreğim biraz daha eriyor

 

Yakında kalmayacak ne madde ne de ruh

Yaşamak ya haram olacak ya da mekruh

 

Sen bilirsin ne der kitaplar, alimler

Sevgililer neden bu kadar zalimler

 

Yaptığım her med cezir yüreğime doğru

Bitirmiyor beynimdeki karışık paradoksu

 

Bak evladım burası hikmet evi

Burada cüce bilirler iki başlı devi

 

Bizde çözüm yoktur sadece soru

O da söndürmez yüreğinde yanan koru

 

Düşüncemiz dünya ve ölüm üzerine

Aşk düşmüş senin kocaman yüreğine

 

Bizde akıl vardır mantık konuşur

Senin cevabın ancak yürekle bulunur

 

Var git dergahımız sana göre değil

İki büklüm ol, sevgilinin önünde eğil

 

Seni bilgeler, alimler kitaplar anlamaz

Görmezsen onu kanayan yaran durmaz

 

Vakit geçirme hemen sevgiliye koş

Onunla paylaş sevgini, delice coş

 

Onunla bitecek bütün hüznün ve kederin

Çoşkun sular gibi çağlayacak yüreğin

 

Git şimdi akıl ve hikmet evinden

Seni bekliyor, sevmek için derinden

 

Çıktı kapatıp aklının suntadan kapılarını

Kopardı dünyayla olan bütün bağlarını

 

İçinde kocaman bir ümit yeşerdi

Onun için yüzlerce ölmeye değerdi

 

Koştu hemen sevgilinin huzuruna

Kurban olmak için onun uğruna

 

Serdi bütün sevgisini dizlerinin önünde

Bir şimşek çakmasını umarak gönlünde

 

 

  

VIII

Yeniden Sevgilinin Huzurunda

 

 

Merhaba sultanım dedi titreyerek sesi

Dünyaya bedeldi bir kez gülümsemesi

 

Eğdi başını hoş geldin gönül dünyama

Seni düşünüyordum girdiğinden beri rüyama

 

Dualar edip yalvardım Allah’a her gece

Sende anlam buldu kurduğum her hece

 

Çıkmıyor aklımdan kurduğun cümleler

Solmadı bana verdiğin beyaz güller

 

Yüreğimden aldı bütün parlaklığını

Kök saldı kalbimde yıktı korku karanlığını

 

Uykusuz geçen günlerin sabahında

İnandım sana ve aşkına en sonunda

 

Üzgünüm sana çektirdiğim acılar yüzünden

Anlamaya çalışıyordum bu nasıl aşk derinden

 

Artık bitti korkularım, yalnızlık son buldu

Dünyama aydınlık girdi karanlık yok oldu

 

Yüreğim titredi, bahar geldi gönül dünyama

Nasıl bir sevgi bu, başlayınca anlamaya

 

Sendeki yara bende de sızlıyor

Gönlüm acıyla, durmadan kanıyor

 

Keşke durdurabilseydik zamanı

Tekrar yaşasaydık o ilk anı

 

Karşılık verseydim kalbinin sesine

Düşmeseydin ah ateşler içine

 

Sana nasıl sevindiğimi söyleyemem

Seni artık kimseye yar edemem

 

Önce bütün saltanatımı yıktın, dağıttın

En üst köşesini oturup gönlüme aktın

 

Saatlerce yanında kalmak istiyorum

Ah bilsen, seni ne çok seviyorum

 

Bana sevgimi gösterme fırsatı verdin

Dünya nimetlerini önüme serdin

 

Artık içelim birlikte aşk şarabından

Şükür dileyelim bizi yaratandan

 

Ne büyüksün Allah’ım şükürler sana

Mutluluğu tattırdın hem ona hem Can'a

 

Artık şükrümüz düşmez dilimizden

Bu yüce aşk çıkmaz gönlümüzden

 

Gittiler ikisi de güllerin arasında kaybolup

Sevgiyle el ele koşarak yürekleri tutuşup

 

Yemyeşil bir vadide, masmavi suya

Yazdılar aşklarını dağa, taşa, ağaca 

 

Düşmez dillerden artık bu aşk hikayesi

Dolaşır gönüllerde Can’ın mesnevisi

 

Bana bu mesneviyi yazdıran SULTANIM

Ben sana meftun, seni yaratana HAYRANIM

 

IX

Sevgili, Annesine Açılıyor

 

Müjdeli haber bekliyordu sevgilinin evinden

Heyecanı belliydi konuşurken sesinden

 

Annesi ona sırdaş, sanki bir arkadaş

Dinliyordu kızını, içinde sevinç ve telaş

 

Anne! dünyama bir Can girdi

Kalbime mutluluk, ruhuma huzur verdi

 

Ben görmedim böyle büyük bir sevda

Karşılığı yok hislerimin bu dünyada

 

Bana gülistanda en güzel gül sensin diyor

Tek tek önüme dünya nimetlerini seriyor

 

Çok ince, duygulu bir yüreği var

Onu görenler Ya Kerem ya Mecnun sanar

 

Elinde yüzlerce yazılmış dize

Sunmak istiyor derdini size

 

Anne! ya sevindir beni, dünyama ışık tut

Ya güneşim ol yolumu aydınlat, ya da kara bulut

 

Ben ne büyük bir sevdanın sevileniyim

İzin ver bana, ona güzel büşra vereyim

 

Ki benden müjdeli haber bekler şimdi

Bitsin diye bütün sıkıntısı ve derdi

 

Beni sevgiyle ve şefkatle büyüttün

Düştüğümde kolumdan tutup yürüttün

 

Canım yandı öptün şifa verdin

Bana her an kol kanat gerdin

 

Onunla karanlıklarıma güneş doğuyor

Yüreğimde her sözü beyaz bir gül oluyor

 

Tek tek topladı güllerin güzellerini

İçlerinden seçti iki tane en özellerini

 

Birisini sana sundu diğerini aşkına

Ne olur kabul et bu gülü, Allah aşkına

 

Şairdir yüreği, dayanmaz sevgili olmadan

Solar gider, bize verdiği güller solmadan

 

Solmasın ne o ne de verdiği güller

Kavuşsun sonunda bekleyen gönüller

 

Bana Sultanım diyor her sözünde

Kötülük yok ne sevgisinde ne özünde

 

Bilsen anne, ne mutluyum o varken

Rüyada gibiyim benimle konuşurken

 

Bana gözyaşlarıyla anlattı rüyasını

Paylaşmak istedi bu aşkın yarısını

 

Anne! Kapıldım bu aşkın seline

İzin ver takılıp gideyim sevgi yeline

 

Yıldızlar küçüldü o konuşunca gökyüzünde

Hepsi inci gibi işlendi nakış nakış sözünde

 

Bu inciler benim için örülmüş bembeyaz

Alıp takarsam boynuma, bitmeyecek yaz

 

Canım annem, biliyorum bana mutluluk dilersin

Gözyaşlarımı pamuk ellerinle silersin

 

Yaşlar akıtma ne olur gözünden

Bu yürekler kanamasın tek bir sözünden

 

Anneciğim şimdi sen ne dersen kabul

Sen daha iyi bilirsin hangisi en makbul

 

Dayanamazdı hiç onun yürek acısına

Kaldırdı başını, sevgiyle baktı kızına

 

X

Şeb-i Nüzul

 

Bir kızıllık çökmüştü sen doğmadan gökyüzüne

Yağmur o yaz henüz düşmemişti yeryüzüne

 

Bir damla suya hasret kalmıştı toprak

Daha yeşermeden kuruyordu dalında her yaprak

 

Çiçekler solgun açıyordu goncadan

Tat almıyordu kuzular yoncadan

 

Firavun devri kuraklık çökmüştü dünyaya

Girmez olmuştu bolluk bereket rüyaya

 

Sanki yaradan cezalandırmıştı insanları

Daha önce de kullanmıştı azap lisanları

 

Sevgisizlik dağılmıştı tek bir merkezden

Verilen sözler unutulmuştu bezm-i elesten

 

Gözler ne garip bakıyordu anlamsız

Başlar hep eğik, dudaklar selamsız

 

Öyle bir dünyaya açtın gözlerini sen

Ah seni nasıl bir hayat bekliyordu bilsen

 

Dünyaya atılmış bir çığlık, haykırış

Sanki insanlığa öteden gelen baş kaldırış

 

Avuçların sımsıkı gözlerin yumuk

Kalıcı değildin bu dünyada sadece konuk

 

Sarıp getirdiler seni bir kundağa

Kapatıp geleceğini küçük bir sandığa

 

Seninle açıldı gökyüzündeki kızıllık

Güneş uyandı uykudan bitti karanlık

 

Dünyada ne kuraklık ne de susuzluk kaldı

“Şeb-i nüzul” oldu doğduğun gecenin adı

 

O gece binlerce melek indi dünyaya

Yıldızlar bambaşka dizildi semaya

 

Adını yazıyorlardı peş peşe dizilip

Selam verip, etek öpüp, önünde eğilip

 

Sana dualar okudular kulağına fısıldadılar

Bilmiyorum sana gelecekten neler anlattılar

 

Sen O’ndan bir parçasın ne mutlu sana

Bir gün rastlayacaksın bunu anlayana

 

Sözünde inciler dizilidir o zarif yüreğin

Gülümseyecek onu gördüğünde gözlerin

 

Sana Sultanım diyecek başına  taç takacak

Sana kutsal bir gözle bakıp şiirler yazacak

 

Bir bir anlatıp gördüğü rüyasını

Mutluluk saracak küçük dünyasını

 

Yüreğini aç ona seninle yaşar sadece

Gölgeler kaybolur, gündüz olur gece

 

Yıllar sonra tekrar geleceğiz yanına

Şeb-i vuslat diyeceğiz kavuştuğunuz ana

 

Şimdi selam olsun seven ve sevilenlere

Aşkın kutsal sayıp değer verenlere

 

Gittiler geldikleri gibi nur saçıp göğe

Yazdılar iki gönlü beyaz bir deftere

 

Defter açıldı yıllar sonra şair elinde

Okundu her satır sevgilinin evinde

 

Ne mutlu bir gündür ne parlak bir gece

Doğduğun gün milattır zamansız içimde

alta doğru devam ediyor........

........................................................................................ 

 

                         
June 20

Mesnevi [Bölüm III]

.....................................................................................

 

XI

Sultan Tacını Takıyor

 

Mutlu günün kutlu sabahında

Çiçekler açmaya başlamıştı dalında

 

Sevinçle girdi koşarak gül bahçesine

Seçti en güzellerini melek yüzlü yarine

 

Eğilip selamlıyordu sırayla Canı

Sabırsızca görmek için Cananı

 

Çok uzaktan parlayan bir ışık görüldü

Beklerken dizlerinin bağı çözüldü

 

Allah’ım bu yürek dayanır mı onu görmeye

Kelebek gibi etrafında sonsuza dek dönmeye

 

Sultanlara yakışır bir karşılama olsun

Yüreği sevgi ve mutlulukla dolsun

 

Geldiğinde sanki gökten nur indi

Yıllar sonra ayet inmiş gibi sevindi

 

Sen benim Sultanımsın huzurunda duramam

İzin vermezsen bana, ay yüzüne bakamam

 

Yüreğinden çıkarıp bir gül verdi Sultana

Sanki kanatsız uçuyorlardı cennet mekana

 

Geldiler yemyeşil bir tepenin yamacına

Oturdular bir masaya, ağacın altına

 

Aşk gözlere çıkmıştı yüreklerden

Mutluluk akıyordu göz bebeklerden

 

Sözcükler tıkandı çıkmadı dudaktan

Oysa sakınmazdı gözünü onun için budaktan

 

Bana yardım et sevgili şair konuşamıyor

Sözcükler cümleyle bir türlü buluşamıyor

 

Bana gülümse çiçekler açsın yüzünde

Yüreğinin kapıları gizlidir tek sözünde

 

İki kelime ki ifadesi değil hissi yeter

Heyecanım, çaresizliğim bir anda biter

 

Kaldırdı başını baktı ay yüzlü Canan

Pıhtılaştı parmak uçlarına kadar akan kan

 

Bir kez daha aşkını ifade etti kalpten

Sanki uhut’ta hamzaydı çıkamamış harpten

 

Uzattı güllerin armağanını bir kucak

Kabul edersen bunu hepsi mutlu olacak

 

Aldı kucağına kucak dolusu çiçekleri

Yaprak yaprak belliydi güllerin sevinçleri

 

Sen benim yüreğimde bir madensin

İşlendikçe daha da büyüyeceksin

 

Kalbimin en derinlerinde bir zindandan

Senin için gözyaşı döküp yanandan

 

Nakış nakış işlenmiş aşk sözlerini

Sana bakıyor umutla dikmiş gözlerini

 

Ay yüzlünün gözleri bir daha gülümsedi

Sanki en çok bu hediyeyi benimsedi

 

Açtı sayfalarını itinayla karıştırdı

İlk sayfada görünce kendini çok şaşırdı

 

Yüreği sığmıyordu göğüs kafesine

Çok sevinmişti yarin sevinmesine

 

Sen benim hayatımın Sultanısın

Gönlümün, gözümün, başımın tacısın

 

Şu gördüğün ağaçlar, topraklar, kuşlar, çiçekler

Hepsi senden emir bekler, ihsan dilerler

 

Sultanım bu taç senin sadece sana yakışır

Bu yürek bu aşkı sonsuza dek taşır

 

Eğdi başını gülümseyip taktı başına

Melekler dizildi saf saf her bir taşına

 

Dediler sen bundan sonra sultanımızsın

Hem canımız hem de cananımızsın

 

İste bizden yıldızları boynuna gerdanlık edelim

Bütün bir dünyayı ayaklarının önüne serelim

 

Bir taç bir sultana bu kadar yakışmaz

Gönül ister bir daha başından hiç çıkmaz

 

Bir nurla parıldayarak kalktı yerinden

Çok şey söyleyecekmiş gibi nefes aldı derinden

 

  

                                     Aşk devam ettikçe devam edecek

 .....................................................................................

   

June 18

teslimiyet

........................................................................................

İki aydır seni misafir ediyorum Can. Sen ne istersen onu yaptım. Bütün isteklerini sabırla yerine getirdim. Ama görüyorsun ya işte sana sunulmuş bir şey yok bu hayatta. Kendini boşa yıpratıyorsun. Kendini yıprattığın bir yana bizi de üzüyorsun dertlerinle. Nasıl üzülmeyelim ki, sen bizim canımızsın Can. Bak sofist de hep yanında. Sana bir fırsat daha verecek diye boşuna bekliyorsun. Üçümüzün de kaderi aynı. Biz sonsuz bir acı denizinin pusulasız kaptanlarıyız. Hayatımızda her zaman fırtına olacak. Oldu da. Ama içimizde en güçsüzümüz sensin. Kendini mahvetme ne olur. Gel biz eskisi gibi yine kendi kendimize kelime oyunları yapalım. Ve sadece biz bilelim şifrelerini sözcüklerin. Cümleler bizimle anlam kazansın. Cümlelere biz anlamlar yükleyelim.

Adam Can’ın yanına yaklaştı. Elini omzuna attı. Ve dua etmeye başladı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Titremeye başladı. Şoka girmişti. Bütün vücudu kaskatı kesilmiş, refleksleri karşılık vermiyordu. Dişlerini sıkmaya başladı. Yardım et Sofist, dişlerini kıracak. Bir bez, bir kibrit ver dişlerinin arasına koyalım. Ellerini açmaya çalış. Yumruklarını sıkıyor. Kolonyayı da getir vitrinden, çabuk. Vah Can’ım benim. Allah’ım bu çocuğun çektiği nedir bu hayattan. Nasıl bir kader verdin bu garibe.

On beş dakika geçmişti. Can hala titriyordu. Ve bıraksalar kendisini paralayacaktı. Bağırmaya başladı. Bir taraftan şokun etkisiyle ağlıyor, bir taraftan da bağırarak dua ediyordu. Bizi görmüyor, sanki biz orada yokmuşuz gibi boş boş duvara bakıyordu. Zorla ayağa kalktı. Sonra odanın ortasına secdeye vardı. İki büklüm olmuştu. Gözleri ağlamaktan şişmiş, ayakları buz gibiydi.

Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım. Beni neden terk ettin. Neden bana yardım etmiyorsun. Neden bana bunları yaşatıyorsun. Ben zayıfım, bana öyle bir yürek vermişsin ki, kaldıramıyorum, dayanamıyorum artık. Aynı şeyleri yaşamaktan ve aynı sözleri duymaktan artık bıktıııııııııııımmmmm. Allah’ım, sana asla isyan etmem. Etmedim de. Sadece merak ediyorum. Ne zaman bitecek bu çilem. Beni parayla, pulla, içkiyle, kumarla, yalanla, şöhretle sına. Beni aşkla sınama Allah’ım. Bu sınavlardan hep kalıyorum. O kadar çalışıyorum, ama olmuyor işte. Beni sevgiyle deneme. Küçücük bir yürek vermişsin; ama içine kocaman bir AŞK koymuşsun. Bu yürek yanıyor, yakında kül olacak.

Bir de Allah’ım, neden insanlar beni seviyor, ama beni hayatlarına almaktan çekiniyor. Ben neyim ki Allah’ım. Neden bana değer veriyorlar da bu değere sahip olmak istemiyorlar. Kim istemez ki elmas’ının olmasını. Yoksa dedikleri gibi değil miyim. Değersiz bir kağıt parçasının üzerindeki silik bir karakter miyim.

Artık gitmek istiyorum bu şehirden. Yeni bir yerde yeni bir hayat kurmak istiyorum. Allah’ım bu şehir beni mahvetti. Sadece temiz bir aşk istedim bu vefasız şehirden. Git kendini at dedi bana tekkeden. Sana verecek bir aşkımız yok. Neden Allah’ım. Ben ne yaptım ki bu şehre, bu şehrin insanlarına. Neden bir kadeh aşk şarabını bana çok görüyorlar. Söz veriyorum Allah’ım. Senden sadece bu Can’ı almanı istiyorum. Artık kimseye verebileceğim aşk kalmadı bu yürekte. Sevgisiz, aşksız ben ne yaparım. Bir ceset olmaktan başka nedir sevmesini bilmeyen Can. Bir ceset olarak nefes almak istemiyorum Allah’ım. Gönderdiğin melek tanımadı beni. İstemedi. İkinci ve son kez bir melek göndermeni istiyorum Allah’ım. Sana yalvarıyorum. Göndereceğin melek bana hayat versin istemiyorum. Bu acılar içindeki hayatı sonlandıracak bir melek. Adını biliyorsun Allah’ım. İnsanların en çok korktuğu meleğin. Ama ben onun bak gelmesini istiyorum.

Sofist geri çekildi. Ve olanca kuvvetiyle Can’ın yüzüne bir tokat vurdu. Yere serilmişti. Ama hala ağlıyordu. Sen, sen, bir taraftan da ağlıyordu, nasıl bir adamsın ya. Neden böyle yapıyorsun. Sen kendi ateşinle yanacaksın. Şuna bak Allah’ım benim canımı almış, nasıl bir söz bu, nasıl bir dua. Genç yaşında kendine yaptığın işkenceye bak. Üçümüz istersen sonsuza kadar yaşarız. Değişik oyunlar planlarız kafamızda. Ve bu oyunları yazarız. İnsanlar bunları okurlar. Bizi alkışlarlar. Biz de mutlu oluruz. Yine üçümüz okuma yarışları yaparız. Okuduğumuz kitapları birbirimize anlatırız.

Can, uzandığı yerden doğruldu. Evet kitap. Ne hayallerim vardı onunla. Birlikte kitaplar okuyacak ve birbirimize anlatacaktık. Yarışacaktık. Şirin şirin çocuklarımız olacaktı. Ve onlara okumayı çok erken öğretip onlara hikaye kitapları alacaktık. Saçlarını okşayıp, sevecektik onların. Birlikte yazılar yazacaktık. Ben yazacaktım. İlk okuyan o olacaktı. O yazacaktı ben okuyacaktım. Ve sonunda birlikte bir roman yazacaktık. Kendi hayatımızın bir geriye dönüşü olacaktı.

Sofist önüne bir tomar kağıt attı Can’ın. Bir kutu da kalem. Al sana kalem kağıt. Git ve yaz. Kendi hayatının romanı olsun. Ama böyle ağlayarak bir yere varamazsın. Anlıyorsun beni değil mi.

Can, doğruldu, haklısın der gibi baktı yine boş duvara. Kalemi aldı eline. Ve hikayenin başlığını koydu bembeyaz sayfanın en başına: TESLİMİYET. Sonra yazmaya başladı.

[İki aydır seni misafir ediyorum Can. Sen ne istersen onu yaptım. Bütün isteklerini sabırla yerine getirdim. Ama görüyorsun ya işte sana sunulmuş bir şey yok bu hayatta.]

 
........................................................................................
June 11

As[cey]lan

................................................................................................

 

Haziran sıcağı çöle vuruyor ve aslanın yeleleri arasında nemlenip kalıyordu. Az önce yediği koca budu sindirmekle meşguldü ağacın altında. Koca çöl onundu. Ondan habersiz hiçbir şey olmuyordu. Bütün bir ömrü burada geçmişti. Ne çok gezmişti, ne çok hayat kavgaları vermişti, işte şu önünde uzanan çölün sıcak kumlarında. Ailesinden ayrıldığı günden beri tek başına kalmıştı. Hiç kimsesi yoktu. Ama birkaç haftadır başka bir haller vardı. Eskisi gibi yiyemiyor, eskisi gibi neşeli değildi. Bazen oluyor saatlerce bir noktaya takılı kalıyordu gözleri. Diğer hayvanlar bu değişikliği hiç hayra yormuyordu ama bu durumdan da memnun görünüyorlardı. Aslanın düşünceli düşünceli hareketsiz durması  demek onlar için rahat bir uyku ve rahat bir otlama anlamına geliyordu. Zaten kimsenin de aslanın derdinin ne olduğunu soracak cesareti yoktu.

Serengeti’de yirminci gün. Aslan yine pusuya yatmış, avını bekliyordu. Ama hiç saldırmak geçmiyordu içinden. Canı yemek de istemiyordu. Sadece içgüdüleri onu yemek konusunda dürtüyordu. Ama çok silik bir sesti derinlerden gelen. Susamıştı. Avını bırakmış, peşinden koşmamıştı bile. Nehre doğru birkaç adım yaklaştı. Suya yansıyan görüntüsünü izledi birkaç dakika. Sonra birkaç dil hareketiyle susuzluğunu giderdi ve az önce uzandığı ağacın altına, henüz yeri bile soğumadan gitti ve tekrar düşünmeye başladı. Ne oluyor Allah’ım bana. Ben değil miyim bu çöl krallığının kralı. İstesem herkes mum gibi olur. Ama ben mum gibi eriyorum her geçen gün. Sonra uykuya daldı. Çölün sıcaklığı ve sıkıcı havası yavaş yavaş kayboldu gözlerinin önünden.

Gel korkma güzel gözlü, dişleri inciden olan ceylan. Ben aslan kralım. Bu topraklar benim. Senin güzelliğin yok bu topraklarda. Görmedim senin gibisini. Topraklarım sana kurban olsun. Bütün varlığım yolunda şu çöl kumları gibi serilsin. Sadece gel. Biraz konuşmak istiyorum. Çok yalnızım. Seni gördüğümden beri kan dönmez oldu kalbime, nabzım hızlı hızlı atmaya gözüm kararmaya başladı. Ne olur naz etme, derdime bakıp gülme, yarama merhem sür. Seni krallığımın sultanı yapayım. Beraber hükmedelim sahip olduğum şu uçsuz bucaksız topraklara. Beraber koşalım, beraber yürüyelim.

Sen de kaçıyorsun. Haklısın. Öyle bir krallık vermiş ki Tanrı bana. Öyle bir güç vermiş ki. Öyle bir kükreme vermiş hayata karşı. Kükrememi duyup da irkilmeyen yok. Bir pençe darbesiyle koca vücutları yere seren ben, Aslan Kral küçücük, narin, bir ceylanın önünde söz geçiremiyor. Neden Kral olduğum için mi, yoksa Aslan olduğum için mi. Yok yok. Bunlar olamaz. ceylanım, sultanım, başka bir şey var. Benden korkmuyorsun, kral olmam da sorun değil, yoksa sevgime mi inanmıyorsun. Krallar yalan söylemez. Krallar bir kere sever ve krallar sevseler de söyleyemez. Çekinirler krallığının topraklarında yaşayanların söyleyeceklerinden. Ama bak ben sana saatlerdir seni ne kadar sevdiğimi söylüyorum. Bana inanmıyor musun.

Ölü gibi yatıyordu. Güneş ağacın kocaman gövdesini dolanmış ve gölgesinde yatan aslanın üzerine vurmaya başlamıştı. Sıcak kaslarını iyice gevşetmiş ve bir kedi gibi yapmıştı onu. Gözlerini açtı, acıyla bir kükredi. Herkes duydukları kükremeden değil, kükremedeki acıdan irkildi. Ne oluyor bu krala. Ölecek mi ne? İki gündür ben şahidim bir şey koymadı ağzına. Sadece su içmek için iniyor nehre, o da birkaç damla içip tekrar çekiliyor gölgeye. Gidişat iyi değil.

Aslan ağacın arkasını dolandı. Gölgeyi tam ortaladığını düşündüğünde tekrar uzandı. Üzerine üşüşen birkaç kara sineği kovaladı. Sonra tekrar göz kapaklarının ağırlığına yenik düştü. Allahım bir aslan ceylana aşık olur mu. Olsa da ceylan ne der. Kabul eder mi. Her gün su içmeye geliyor nehre. Ve ben onu bekliyorum bu ağacın altında. Ama yanıma gelmiyor bile. Ya bu aşkı al yüreğimden Allahım ya da ona cesaret ver ki gelsin yanıma ve anlatayım ona, verdiğin bütün güzellikleri, sereyim önünde bana verdiğin bütün nimetleri. Allahım şükrümü yetersiz mi görüyorsun yoksa bu güzellik karşısında. Hayır Allahım şükürler olsun ki sana, öyle bir güzellik vermişsin ki ceylanıma. Ona bakıp da senin büyüklüğün karşısında eğilip secdeye kapanıyorum. Şükrümü kabul et, ve bana yardım et. Çekinmesin benden.

Serengeti’de bir ay dolmuştu aslanın gönlüne aşk düştüğünden beri. İyice erimiş, halsiz düşmüştü. Şimdi istese de kıpırdayamıyordu. Koca gövdesi ağırlaşmış, ayakları taşıyamaz olmuştu. Hala aynı ağacın altında, güneşte yanıyor, arada bir yağan muson yağmurlarıyla ıslanıyordu. Halinden memnun değildi. Küçük düşmüştü bütün krallığına. Herkes ölmesini bekliyordu. Başka krallıklardan gelip, kendi halkına zarar vermeye başlamışlardı. Onun düşündüğü ise sadece ceylanıydı. Onun hayaline tutunmuş ve gerçek hayatla tüm ilgisini kesmişti. Üzerine konan sinekleri bile kovmaktan vazgeçmiş, onların sivri hortum gibi iğnelerine ses çıkarmıyordu. Dudakları çatlamıştı susuzluktan. Hızlı hızlı nefes alıyor, yutkunmaya çalışıyor ama nafile küçük dili artık iyice küçülmüş ve boğazını tıkıyordu.

Aslanın açlık ve susuzluk grevinin kırkıncı günüydü. Artık hiç kıpırdamaz olmuştu. Üzerinde akbabalar uçuşmaya başlamış, çakallar ve tilkiler cesaret bulup ürkek ürkek yanına kadar yaklaşmışlardı. Ölmüş ü acaba. Bence ölmüş. Hiç kıpırdamıyor baksana. Ya tuzaksa. Hayır hayır baksana. Her tarafı Eyüp peygamber gibi yara olmuş. Sen Eyüp peygamberi nerden biliyorsun. Küçükken annem anlatırdı. Ben önceleri masal zannederdim. O da bir odaya kapatıp kendisini hiçbir şey yememiş, hiçbir şey içmemiş. Ağzı, yüzü, gözü hep yara olmuş. Bak aslanda da var bu yaralar. Aslanın kendisini kasarak zorla ağzını biraz aralayıp “su” demesiyle çakal da tilki de soluğu karşıkı tepede almıştı. Hala yaşıyor. Ölmemiş. Zorla ağzından “su” dediğini duyduk. Ama yakındır ölümü.

Aslan ağacın altında ceylanı bekliyordu. Sultanım, Ceylanım nerdesin. Ben artık gidiyorum buralardan. Son bir kez görsem yüzünü. Son bir kez baksam gözlerine. Son bir kez şükretsem Tanrı’ya sana bakıp da. Umrumda değil diğerlerinin söyledikleri. Beni küçümsemeleri. Seni çok seviyorum ceylanım.

Ceylan güneşin vurmasıyla parlayan nehre su içmeye gelmişti. Kafasını kaldırdı. Baktı ki aslan bu sefer bir şey demiyor. Gel yanıma ceylanım, güzel gözlüm demiyor. Merak edip yanına kadar geldi. Korkuyordu ama bir taraftan da aslanın halini görünce dayanamayıp hemen nehre indi ve ağzını su ile doldurdu ve aslanın yanına kadar yaklaştı. Ceylan eğildi. Ben de seni seviyorum kralım, affet beni aşkını anlayamamışım, sevginin büyüklüğünü görememişim derken suyu aslanın ağzına aktardı. Su aslanın yelelerinin arasından sıcak toprağa dökülüyor ve hemen buharlaşıyordu. Aslan hiç kıpırdamadı.

Serengeti’de aslanın ölümünün ardından iki yıl geçmişti. Çöl mecnundan beri ne böyle bir sevgi görmüştü, ne de aşık. Aslanı bütün topraklarını ve herkesi rahatça görebildiği, nehrin kenarında Ceylanını beklediği o ağacın altına gömmüşlerdi.

Bak sevgilim işte o ağaç bu, saatlerdir gölgesinde oturduğumuz ağaç. Ne iyi etmişiz de gelmişiz değil mi buraya. Makinemde film bitmiş. Çantayı uzatır mısın. Bu ağacı çekmem lazım. Ağacın üzerinde aslanın tırnaklarıyla kazıdığı CEYLAN’ım yazısı fotoğrafta silik bir şekilde duruyordu. Ama kimse fark etmedi. Toplandılar güneş yakıcılığını kaybedince yola düştüler.

Aslanın rüzgarda yeleleri uçuyordu ve gözleri çok uzağa, ceylanının geleceği yola bakıyordu.Başka bir şey de görmüyordu gözleri. Gelmeyeceğini bilsem de sen benim içimde, ta derinlerdesin... 

................................................................................................

June 10

Kırmızı Gül

...........................................................................................

 

Bugün kesin söyleyeceğim onu sevdiğimi. Tanrım ne olur bana güç ver. Karşısında sessizce durmak istemiyorum. Ona ne kadar büyük bir sevgi duyduğumu söylememe yardımcı ol. Yoksa çıldıracağım. Alahım ne olur bana sadece bir gülümsediğini, gözlerinde bir ışık belirtisi görsem, bütün cesaretimi toplayıp söyleyeceğim. Yirmi dakika sonra onunla buluşacağız ama ben hâlâ söze nasıl başlayacağımı bulamadım.

Taştan kaldırımın üzerinde bir oraya bir buraya giderek dolaşıyordu. Sanki bir şeyler kaybetmiş de ararmış gibi gözlerini yere dikmiş, elindeki sigaradan aralıksız koparırcasına çekiyordu. İki dudağının arasından sızan duman bazen arkasında kalıyordu bazen ani bir hareketle dönünce gerisinde. O kadar hızlı hareket ediyordu ki duraktakiler fark ettirmeden onu izliyordu. Ensesinden giren soğuğa aldırış etmiyordu. Sadece kabanın yakasına kaldırmakla yetindi. Sonra hızlı adımlarla bir mahkum gibi gidip gelmeye devam etti. Kendisine  bakıp gülen birkaç kişiye sert sert baktıktan sonra bir kere daha çekti sigarasından ve sonra yere fırlatarak birkaç dakika ezdi ayağının altında. “Sizi ne ilgilendirir ha! Söyleyin bana, ne yaptığım sizi alakadar eder mi? Ne bakıyorsunuz öyle cüzamlıymışım gibi. Defolun başımdan.” O kadar sinirli söylemişti ki bunları duvara yaslanmış iki kişi kafalarını yere eğerek ellerindeki notları karıştırmaya başladıl. Az sonra mavi otobüs geldi ve gülerek bindiler duraktakiler.

Yine gecikti. Acaba başına bir iş mi geldi. Yoksa! Hayır canım ne alakası var. Geleceğini söyledi ya. Belki de sezinlemiştir ona sevdiğimi söyleyeceğimi ha. Kızların bu konuda sezgilerinin iyi olduğu söylenir. Tanrım otuz beş geçiyor. Bir sigara daha yaktı. Bir lokomotif gibi gidip geliyordu yine.

-                      Merhaba, geciktim kusura bakma. Otobüsü kaçırdım da.

-                      Yok, aslında ben de yeni gelmiştim. Bir an gelmeyeceksin sandım. Hani belki evden bir aksilik falan çıkmıştır diye düşündüm.

-                      Yürüyelim mi biraz.

-                      İyi fikir, hava soğuk.

İstasyon caddesi boyunca yürümeye başladılar. Yüreği kıpır atıyordu. Nasıl söyleyeceğim. Ama zaten bilmiyor mu? Tekrar söylemeye gerek var mı? A, bak kim var burada. İkimizin de adını bilmediği ama ikimizin de tanıdığı eskiden bir kitapçıda çalışan arkadaş kaldırımda hediyelik küçük şeyler satıyordu. Merhaba buyurmaz mısınız? Gelin bir sıcak kahvemizi için. Şöyle bir bakıştılar ve sonra ikisi de onaylar gibi kafalarını salladı. Ne yapıyorsunuz, iyi misiniz? Ne yapalım biz de biraz hava alalım dediydik. Tezgahın altından termosu çıkardı ve bize kahve doldurdu. Bu arada hem konuşuyor hem müşteri ile ilgileniyordu. Ben de işsiz kalmaktan iyidir dedim, ufak şeyler yapıp satmaya karar verdim. “İyi etmişsin.” Bunların hepsine sen mi yapıyorsun yoksa sadece satıyor musun? Diye anlamsız bir soru yöneltti. Sırf bunu konuşmaya girebilmek için söylemişti. Acaba çok mu belli ettim. Zaten söylemişti kendisinin yaptığını. Evet hepsini ben yapıyorum dedi ve müşteri ile ilgilenmeye devam etti. Kahvesini hızlı hızlı içmeye başladı. Burada durmak istemiyordu. Bir an önce yalnız kalmak istiyordu onunla. Söyleyecek çok şeyim var ve ben lanet olası bir herifin tekiyim henüz bir kelime bile söyleyemedim. Tamam mı gidelim mi? Kahveler için teşekkürler. Sana kolay gelsin.

Biraz daha yürüdükten sonra her zaman gittikleri pastaneye girdiler. Garson sağda boş bir masayı gösterdi ve uzaklaştı. Ceketinin içine sakladığı şeyi fark ettirmeden kontrol etti. Elindeki dergiyi masanın üzerine koydu. Derginin içerisinde kendi yazdığı birkaç öykücüğü okumasını istiyordu. Öyle de oldu. Dergiyi karıştırırken bunlar ne diye sordu. Bugünlerde yazdığım birkaç öykü. x dergisine göndereceğim. Bakmak istersen. Öyküleri aldı. Ve “Gerçek Hayatlar!” başlıklı olanını okumaya başladı. Kafasını öne eğdi ve okumaya daldı. Okurken onu izlemek için çok zamanı olacaktı. “Acaba kendisinden bahsettiğimi anlayacak mı?” diye düşündü. Bu sefer de ya anlarsa ve bana kimin için yazdın bunu diye sorarsa ne cevap veririm diye düşünmeye başladı. Cebinden bir sigara çıkardı. Derin bir nefes aldı. Hazırdı. Eğer sorarsa evet senin için yazdım, sadece onu değil. Diğerlerini de ve hatta hepsini, hayatım boyunca yazdığım bütün öykülerimi. Aldığım bütün nefesleri senin için almışım. Her sözümü senin için söylemişim. Diyecekti. Birincisini okudu, kafasını kaldırmadan diğerine geçti. Diğerini ve sonra diğerini bitirdi. Ama hiçbir şey söylemedi. İşte böyle dedi. Çıldırmak üzereyim, son zamanlarda yazdıklarımda hep sevgi var. Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey sormadı da. Sınavlardan söz açıldı ve konuyu değiştirdi. Tanrım ne olur bana güç ver söyleyeyim. Onu deliler gibi sevdiğimi. Çaylarını bitirdiler ve çıkalım dedi.

Yine kaldırımda yürüyorlardı. Şimdi ne yapacaksın. Bilmiyorum. Hemen gidecek misin? Evet annem kızıyor. Gitmeliyim. O zaman beraber gidelim. Sana evinize kadar eşlik edeyim zaten işim de yok. Otobüse bindiler. Hiçbir şey söylemiyordu. Ama üşüyordu. Durakta indiler. Evlerinin önüne geldiklerinde burası mıydı? diye sordu. Halbuki hangi apartmanda ve hatta kaçıncı katta oturduklarını bile biliyordu. Evet, artık ben gideyim dedi. Tanrım ne olur yardım et. Söyleyemedim yine. En azından ceketimin içindekini vereyim, ban güç ver dedi. Aa! Bir dakika az daha unutuyordum. Elini cebine attı ve kırılacak bir biblo gibi cebinden kıpkırmızı bir gül çıkardı ve uzattı. Bir şey diyor musun? Yoo. Kendine iyi bak. Tamam iyi akşamlar diyerek uzaklaştı.

Tanrım gelmeyecek mi yoksa? Yirmi dakika geçti hâlâ yok. Bir kere daha çekti sigarasından. Hızlı hızlı gidip geliyordu hala. Yarım saattir soğukta bekliyordu. Olsun Tanrım gelsin de yeter ki. Hasta hasta bekleyeyim. Yere baktı, aman Allah’ım ne kadar çok sigara içmişim. Elini paketine attı, içinde hiç sigara kalmamıştı. Söz Tanrım ona söylediğim de bırakacağım şu mereti. Arkasını döndü. Aa sen burada mıydın? Ben de yarım saattir diğer durakta bekliyorum. Tam gidecektim. Şuradan bir bilet alayım dedim. Onun için geldiydim. Az daha gidecektim.

Elini ceketinin içine attı. Evet ordaydı. Allah’ım yardım et bugün onu sevdiğimi söyleyeyim. Yavaş yavaş yürüdüler. Demek öyle ha, ben de gelmeyeceksin sandım. Hani olur ya evden bir sorun çıkmıştır diye düşünmüştüm.

 

...........................................................................................

June 08

Gerçek Hayat

 

.......................................................................................................

Saat sekizbucuk. Hızlı hızlı yürüyorum. Kaldırımda kimse yok. Eski hayallerin cesetleri ve kaybedilmiş benliklerin kimsesiz kalan çocukları ağlıyor. Kepenkler kapalı. Işıklar, kameralar ve bir yönetmen. Oyuncular henüz yok. “Afedersiniz çekimleri izleyebilir miyim?” “Elbette bir sakıncası yok.” Kalın gövdeli ağacın altına çömeliyorum. Yönetmen “kamera”diyor. A bir dakika bu benim. Elimde kitaplarım okula gidiyorum. Evet  evet. Pazartesi sabahı. Olamaz o da mı var. Karşımdan geliyor. Yürüyorum. Onu çok iyi tanıyorum. Yaklaşıyorum. Karşısına geçip soruyorum. “Benimle yaşar mısınız.” Bakıyor bakıyor ve gülüyor. Ben de gülmeye başlıyorum. O kahkaha atıyor. Ben susuyorum. Neden ama diyorum. Niçin? “Bak ikimiz çok farklıyız. Düşüncelerimiz farklı bir kere. Ayrıca sen... Olamaz.” diyor. Cebime atıyorum elimi. Bir fotograf çıkarıyorum. “Bak ikimiz bir aradayız. Biriz. Ne kadar da yakışıyoruz birbirimize. Gülüyoruz. Kocaman harflerle “HAYIR” diyor bir kere daha. Bunalıyorum. Nefes alamıyorum. Sanki içimden bir şey akıp gidiyor. Tutmaya çalışıyorum. Faydası yok. Gitmek için hazırlıklarını çoktan yapmış. Dürtmeye başlıyor kalbimi. Ben de kocaman harflerle “GİTME” diyorum. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum.

Saat dokuzbuçuk. Yavaş yavaş yürüyorum. Kalabalık. İnsanlar koşuşturuyorlar. Satıcılar bağırıyor. Kepenkler açık. Sigara yakıyorum. Çekiyorum ciğerlerime. Yaşlı bir teyzenin paketlerini düşürüyorum çarparak. Hemen eğilip toplamaya başlıyorum. Kafamı kaldırıp “afedersiniz” diyorum. “Önemli değil. Suç benim. Dikkat etmeliydim.”diyor yaşlı teyze. Tekrar özür diliyor ve yürümeye başlıyorum. Orda bekliyor. Sözleştiğimiz gibi kalın gövdeli ağacın altında. İlk tanıştığımız yerde. Yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum. “Merhaba geç kalmadım umarım. “Yok ben de zaten yeni gelmiştim.”

-   İstersen bir yerde oturup çay içelim. Ne dersin?

-   İyi fikir. Bu soğukta beklemek istemiyorum zaten.

-   Hoş bir yer var şu köşede. Arkadaşlarla hep oraya takılırız. Hem Sofist de oradaysa seni tanıştırırım. Uzun zamandır tanışmak istiyordu. benim gibi birisiyle yaşamak isteyen kimmiş  merak ediyormuş.

-   Selam Sofist. N’aber.

-   İyilik. Merak ettiğin arkadaşım işte bu.

-   Hani? Nerede?

-   İşte karşında. Görmüyor musun?

-   Sen iyi misin Allah’ını seversen. Bu aralar garipleştin.

-   Bak Sofist ben iyiyim. Ama sen iyi değilsin heralde. Seninle arkadaşımı tanıştırmak istiyorum. Sen saçmaladığımı söylüyorsun.

Çıkıyoruz oradan. Bugün “Sanal Hayatlar” filmine iki bilet alıyorum. Gişedeki memura uzatıyorum. Bana bakıyor. Beyefendi burada iki bilet var. Diyor. Evet bizde zaten iki kişiyiz diyorum. Anlamadım diyor. Sinirli sinirli giriyoruz. B 02/3 numaralı koltuklara oturuyoruz. Film başlıyor. Ama bir dakikaka bu biziz.  Elimde kitaplarım okula gidiyorum. Evet  evet. Pazartesi sabahı. Olamaz o da mı var. Karşımdan geliyor. Yürüyorum. Onu çok iyi tanıyorum. Yaklaşıyorum. Karşısına geçip soruyorum. “Benimle yaşar mısınız.” Bakıyor bakıyor ve gülüyor. Ben de gülmeye başlıyorum. O kahkaha atıyor. Dürtmeye başlıyor kalbimi. Kocaman harflerle “GİTME” diyorum. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum

Saat onbuçuk. Koşuyorum. Kaçar gibi. Yoruluyorum. Hızlı hızlı yürümeye başlıyorum. Sonra yavaş yavaş... Karşıma birisi çıkıyor. Korkuyorum. “Afedersiniz zamanı geldi diyor. Ne zamanı diyorum. Sen, benimle, dün gece, önce sekiz buçukta sonra dokuz buçukta konuşmuştun”diyor. Ee ne olmuş diyorum. Biz dokuz bucukta bir pazarlık yapmıştık. Sen iki saat mutluluk karşılığında ölümü seçmişttin. Şimdi emaneti almaya geldim. Ama nasıl olur diyorum. Ben hatırlamıyorum böyle bir şeyi. Altına imza attığım hayatımın senetlerini gösteriyor. Üzgünüm diyor. Almam gerek. Kocaman harflerle “HAYIR” diyorum. Alıyor canımı. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum.

Kapı çalıyor. Açıyorum. Karşımda hayatımın Sultan’ı. İyi ki hayatıma girmişsin, çok mutluyum, seni öyle çok seviyorum ki “Kelimelerle anlatmak mümkün değil.” diyorum.
 
........................................................................................
June 06

nüzul

............................................................................... 

Bir genç ön safta dizlerini kırmış ve giden cemaate aldırış bile etmeden, küçük ellerini açmış ve acziyet içinde duasını ediyordu. Gözleri nemli, kaybettiği kaderini bulmasına yardım etmesi için Allah’tan yardım istiyordu. Ne zaman başı sıkışsa, içinden çıkılmaz hallere düştüğünde ona sadece O yardım ediyordu. O çok büyüktü. Ama o kadar kullarının arasında benim gibi küçük ve işe yaramaz bir çocuğun istekleri ile ilgilenir miydi acaba diye düşünüyordu. Allah’ım biliyorum, dünyada o kadar aç, o kadar zulüm gören insan varken, savaşlar insanları çoluk çocuk, kadın, ihtiyar ayırt etmeden üzerlerine bombalar kusarken ben kalkmış kaybettiğim kaderimi bulmama yardım etmeni istiyorum. Ama başka yardım dileyeceğim kimsem yok. Senden başka da kimse bana yardım edemez. Ne olur Allah’ım bana kaderimi göster. Ellerini birbirine yaklaştırdı. Sonra yüzüne sürdü..

  Yıllar alıp götürmüştü saçlarının bir bölümünü umutlarıyla birlikte. Her geçen saniye onun umutsuzluğunu pekiştiriyor, kum saatinden dökülen her kum tanesi, ayaklarının altında çöle dönüşüyor ve o sıcak çölde kaybolup gitmesine neden oluyordu. Ah zaman, sırtıma bir semer gibi yüklediğin koca bir hayat ve orantısız bir şekilde bunu taşıyan bir beden. Çölde nereye gider bu ayaklar. Pusulasız bir gemi gibi kayalıklara çarpıp parçalanmaz mı. Çöl aşkları onu susuz bırakmaz mı. Her Yusuf bir kuyuya atılmıyor ya. Kimi Yusuflar da zindanlara kapatılıyor. Söyle hangi zindanın karanlık kuytularına kapattın ki beni güneş görmez oldu gözlerim. Dudaklarım susuzluktan kurudu ve bir yaprak narinliğinde kırılıyor, dökülüyor. Ellerini açtı ve tekrar duaya başladı. Hiç vazgeçmeyecekti. Bu eller kim bilir kaç defa semaya uzanıp, yalvarmıştı aynı istek için. Gözyaşları kaç çiçeğe hayat vermişti. Allahım bir gün mutlaka mektubum bana kabul edildi diye dönecek. Biliyorum. Allahım kaybettiğim kaderimi bulmama yardım et. Yıllardır kayıp bir hayatı yaşıyorum. Ve sürüklenip duruyorum bilmediğim memleketlerde, bilmediğim yüreklerde. Pişmanlıklarla dolu bir hayatı yaşamak istemiyorum. Ne olur bana küllerine bakıp iç geçireceğim bir ateş verme. Bana kaderimi göster.

  Kitapların arasında arıyordu. Yıllar onu iyi bir okuyucu, kitapları da iyi bir arkadaş yapmıştı. Sayısız kitap kahramanı onun dertleriyle dertleniyor, o da bu arkadaşlarına vefalı davranıp onları dinlemekten geri kalmıyordu. Okuduğu sayfalara dalıp, kahramanların yanında maceradan maceraya atılıyor, bazen martı jonathan oluyor gökyüzünde süzülüyor, bazen oluyor oblomov gibi davranıp takmıyor hiçbir şeyi. Kimi zaman da eline baltayı alıp kötü adamlara, kadınlara gücünü gösteriyordu raskolnikov elbisesi ile. Ama hep misafirdi. Bu hayatlar onun için birer misafirlikten ibaretti. Zamanı geldiğinde kapıya yönelip gitmek zorunda kalıyordu kitabın son sayfasını çevirdiğinde. Ön kapak ve arka kapak arasında yaşadığı bu hayatları seviyordu. Ama kendi hayatı değildi işte. Kendi kaderi değildi. Ellerini açtı. Ve dua etmeye başladı. Allah’ım. Ben çok hayat gördüm. Çok hayatta yer aldım. Bir çok insan tanıdım. Onların iyi de olsa kötü de olsa bir hayatları var ve yaşıyorlar. Bense sadece onlara tanıklık edebiliyorum. Başkalarının hayatları arasında kalan zaman kırılmalarında yaşıyorum. Benim kaderim nerde Allahım. Bana benim kaderimi göster. Bana yardım et de bulayım. Ya kitaplar biterse ne yapacağım. Kimin hayatında misafir olacağım. Eğer başkalarının zihin dünyaları ve hayatları da olmasa ben soğuk ve karanlık gecelerde kimin hayatına sığınacağım. Bana yardım et.

  Tükenmişliğin verdiği çaresizlikle ademin içine düştüğü Hava’sızlığı ciğerlerinde hissediyordu. Oksijeni bitmiş bir tüp gibi lüzumsuz görüyordu kendisini hayatta. Nefes almakta zorlanıyordu. Ölüm sessizliği düşmüştü diline ve hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey söylemiyordu. Bir bekleyişin son saniyelerinde uzatma dakikalarının verdiği tedirginlikle kalakalmıştı hayatın kale arkasında. Kapı ziliyle uyandı. Gelen postacıydı. Postacının faturalar dışında geldiğini görmemişti uzun zamandır. Postacının uzattığı zarfı aldı. Ve kapıyı kapattı. Zarf bir başka kokuyordu. Sanki cennetten gelmişti. Gerçi cennetin kokusunu da bilmiyordu ama. Hep anlatırlardı güzel olduğunu. Zarfı büyük bir itina ile açtı. Yüzüne bir nur yansıdı. Duaların kabul oldu. Seni bekleyen güzel bir hayat var. Bundan sonra kendi hayatını yaşayacaksın. Sana bir de hediyemiz var. Bu kadar yıl sabırla beklediğin ve asla duadan vazgeçmediğin için cennetten bir melek gönderdim. O da seni bekliyor. Onu bul ve onunla kocaman bir hayatı mutluluk içinde yaşa.

Zarfı okurken sarhoş olmuştu. Ayakta duramaz olmuştu. Hemen bir koltuğa çöktü. Kapı bir daha çaldı. Kapıyı açtı. Kapıdakine bakamıyordu. o kadar saf ve masum bir yüzü vardı ki. Kanatları sığmıyordu bu dünyaya. İçeri buyur etmek istedi. Ama yüzünü bulamıyordu. Allahım, göremiyorum. Bu nur gözlerimi kör etti sanırım. Yardım et. Gözlerim yanıyor. Nefesim daralıyor. Ellerini güneşin gözünü aldığı bir adamın uzak bir yere bakması gibi gözlerinin üzerine yaklaştırdı. Yavaş yavaş yüzüne düşen gölgenin parmaklarının arasından sızan görüntüsünü görmeye başlamıştı. Ama sen. Ben seni tanıyorum. Demek beklediğim ve beni bekleyen sendin. Ne mutlu oldum bir bilsen seni.

İçeri buyur ettim. Allah’ım şükürler olsun. Bana kaderimi gösterdin.

Zil çaldı. Gelen postacıydı. Gözlerini ovuşturdu. Elinde faturalar vardı. Aldı ve içeri geçti. Ezan sesiyle birlikte zarfları masaya bıraktı. İçeri geçti. Abdest aldı. Namazını kıldı. Ve duaya başladı.

- Allah’ım bana kaderimi göster.

 

 

June 04

ötelerden şimdiye

............................................ 

konuş benimle sevgili,

aynı cümleyi paylaş ne olur

birlikte aynı fiilin iki farklı öznesi olalım.

ah kelimeler ne gizemlidir onlar

çözülseydi dilleri bir,

anlatsalardı içindekileri bir bir

 

bir cümle düşün ki

bahar zamanı

cennet mekanı

şarap da nesnesi olsun

doldurup kadehi irem’de bir yer seçelim kendimize.

ele ele koşalım peygamber sokağında.

ağlamaklı gülmelere karışsın sevincimiz.

sonsuz bir mutluluk sarsın kalbimizi.

bizi sürekli kemiren fikir kurtlarından uzak

ne bir engel ne de bir tuzak

gel seninle okyanuslara taş gömelim sevgili.

 

sonra bulmaca oynayalım,

kaybettiğimiz zamanlara inat,

saniyeleri dökelim kum tanesi hükmünce

çölde kaybolsunlar, karışsınlar sıcak çöle.

yusuf’u ziyaret edelim, mecnun’dan sonra

birlikte züleyha’dan helallik alalım,

yırtınca gömleği arkasından

hiç iyi bahsetmemiştim  ondan.

 

su içelim kuyusundan yusuf’un

zemzem tadındadır mutlaka

yakubun hasretiyle yanan kenan illerinde

kervanlara karışalım

aşk arayalım başka başka

bizim gibi deli divane

tuba ağacının altında

.............................................. 

 

May 30

Böcek !

  ..........................................................................................

  Aylardır yıkanmamış ve sigara dumanıyla sapsarı olmuş perdenin yırtıkları arasından güneş yeni yeni sızmaya başlamıştı. Mahmurluğun da etkisiyle tembel tembel yatakta doğrulmuş, odanın duvarlarına ve eşyalara göz gezdiriyordu. Köşedeki örümcek ağına yakalanan sineğin çırpınışları dikkatini çekti. Çırpınıyordu, çırpındıkça daha çok dolanıyordu örümcek ağına. Az sonra örümceğin sakin ve kendinden emin adımlarla sineğin yanına geldiğini ve kahvaltısını yaptığını gördü.

Çöp kutusunun yanında, uzaktan atılmış ancak yerini bulamamış birkaç buruşmuş kağıt, odanın çeşitli yerlerine rasgele dağılmış elbiseler ve masanın üzerinde düzensizce üst üste önemsiz ancak kırılacak eşya hassasiyetiyle dizilmiş kitaplar, dün gecenin kompozisyonunu çiziyordu. Kalktı ve masanın üzerinde duran notları karıştırmaya başladı. Önemsiz birkaç satır ve başlığı atılıp bırakılmış küçük hikayeler...

Yüzüne birkaç defa su serpti lavaboya giderek. Bıçak gibi kesmişti uykusunu soğuk su. Aynadaki karanlığı seyretmeye başladı. Gördüğü kirlenmiş bir sakalla dağılmış saçların armonisinin uyumsuz karmaşası... Biraz daha seyrettikten sonra öylece bırakıp dağınıklığı, dağınıklığa geri dönmek istedi. Sonra vazgeçti ve sakalın yakışmadığını düşünerek kesti. Ustura sanki yüzünü de sıyırıyormuş gibi geldi. Usturadan başka bir şey kullanmıyordu sakalları uzamaya başladığından beri. Tıraştan sonra losyonunu sürdü ve mutfağa geçti.

Mutfağa girince onlarca, yüzlerce hamamböceğini yemek masasının ve tezgahın üzerinde gördü. İkişer antenleri, sevimsiz ve patlak gözleriyle, biçimsiz kabuklarının altında, kıllı ayaklarıyla dans ediyorlardı. Birkaçının kabuğunu kırdı. İçlerinden çıkan sıvıda dışları gibi midesini bulandırdı. Banyoya koşarak böcek ilacını alıp geldiğinde az önce üzerinden bir hışımla geçtikleri de dahil bir tane bile sevimsizlik abidesi bulamadı. Sanki yer yarılmıştı da içinde girmişlerdi.

Ortalığı temizledikten sonra çay demledi, masaya oturdu. Yedikleri geçmiyordu boğazından. Midesi kalkmıştı. Düşününce aslında o kadar da çirkin, iğrenç ve mide bulandırıcı olmadıklarına hükmetti. Hayır, hayır böcekler iğrenç değildir. Birkaç defa tekrar etti bunu. Çevresinde kabuksuz yüzlerce böcek olduğunu düşündü. O kadar çoktu ki onlardan. Her  yere yayılmış ve karanlığın olmasını bekleyen, ortalık karardığında bir saniye bile zaman kaybetmeden çalmaya, kirletmeye, mide bulandırmaya başlayan, boyunsuz gövdelerine kravat takarak dolaşan, en çok yol kenarlarındaki ızgaralardan korkan, bir de ayak altında kalmaktan ürken tiksinç yaratıklar. Evet, evet bunlar daha da çok midesini bulandırıyordu. Dikkat etmeyecekti artık bastığı yerlere. Belki birkaç yakınını da ezecekti fark etmeden. Aman canım fark etse ne olurdu ki, tanıyamadım demesi kurtarırdı kendisini. Bundan sonra bütün böcekleri öldürme, ezme, içlerini dışa çıkarma kararı aldı. Düşüncesizce, sadece arzuları için yaşayan böcekler... hepsine ölüm, diyordu. Ölüm. Yürümeye başladı çıtırtılar arasında. Çıtırt, çıtırt....

Sofrayı toplayıp, duş almak için banyoya girdi. Sabunu bitmişti. Geri dönüp portmantodan bir sabun aldı. Musluğu açtı. Yüzlerce böcek akmaya başladı bir anda. Pis ayakları ve biçimsiz kabuklarıyla saçlarının arasında, yüzünde, vücudunun her yerinde dolaşıyorlardı. İğrenç kokuları ve kulak tırmalayan sesleriyle çoğalıyorlardı git gide. Musluğa uzattı ellerini. Vanaya ulaşamıyordu. Her yeri sarmışlardı. Parmaklarının arasında birkaç tanesini ezerek kapadı musluğu. Ayak uçlarından, yukarıya doğru çıkmaya başlamışlardı. Ağzından, burnundan giriyorlardı içine. Damarlarında dolaşmaya başlamışlardı şimdi de kahkahalar atarak. Bunalıyordu, nefes alamaz olmuştu. Son bir hamleyle BÖCEK! diye bağırabildi. Hepsi yok olmuşlardı. Bu kelimeyi söyleyince kayboluyorlardı demek ki. Duşunu aldı ve çıktı banyodan. Başı dönmüştü, yavaşça yatağa uzandı.

Uyumak istiyordu biraz. Böcekleri sayıyordu, kulağından ve ağzından giren böcekleri. Olmuyordu, uyuyamıyordu bir türlü. Vücudunda bir kıpırdanma hissetmeye başladı. Sanki birisi sessizce yürümeye çalışıyordu üzerinde. Kalktı ve hemen üstündekileri çıkartmaya başladı. Çırıl çıplak kalmıştı. Sabahın üçünde Tanrım, nedir bu?  BÖCEK! Diye bağırdı. Yine kaybolmuştu haşarat. Midesi bulandı. Yüzüne birkaç defa su serpti lavaboya giderek. Bıçak gibi kesmişti uykusunu soğuk su. Aynadaki karanlığı seyretmeye başladı. Gördüğü kirlenmiş bir sakalla dağılmış saçların armonisinin uyumsuz karmaşası... Biraz daha seyrettikten sonra öylece bırakıp dağınıklığı, dağınıklığa geri dönmek istedi. Yakıştığı için kesmedi. Ağzı kurumuştu. Mutfağa doğru geçerken kafasını yatak odasına çevirdi. Hâlâ yatakta uzanmış, şuursuzca rüya görüyor diye düşündü BÖCEK! Bunlar hep böyledir zaten diye düşündü. Düşünmezler, arzu ederler sadece. Her insan biraz böcektir diye düşündü. Tıpkı BÖCEKler gibi...

Buruşturup diğerlerinin yanına attı hikayeyi.
 
...................................
 
Bana yazmak istediğiniz eleştirler için...
Bu Hikayelerin tamamı KOZA dergisinde yayımlanmıştır. Olay örgüsü yaşananlara benzemektedir. (Abartılı da olsa)
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan bazı kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan bazı kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.