| Sofist's profile[♥] Sofistes [♥]PhotosBlogLists | Help |
Birçoğu yayımlanmış ama bazıları etik açıdan uygun görülmemiştir...
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan BAZI kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan BAZI kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
|
[♥] Sofistes [♥]♥ ♥ ♥ ♥ { Allahım Teşekkür Ederim Dualarımı Kabul Ettin } ♥ ♥ ♥ ♥ July 04 Mesnevi [Bölüm I]............................................................................................................... yeni bölümler alta doğru ekleniyor...........
.............................................................................................. June 23 Mesnevi [Bölüm II].....................................................................................
VI
Yüreğinin Zindanlarında
Dünyama benzersiz bir karanlık çöktü
Binlerce bülbül benim için gözyaşı döktü
Cevapsız kalan bütün soruların ardından
Su içsin Ceylan’ım bugün sevgi pınarından
Her şeyiyle ne garip bir aşk hikayesi
Yok kelimelerle bu aşkın tercümesi
Ne sonsuz bir karanlık gönlümdeki boşluk
Ayık değil bu can, geçmez yüreğindeki sarhoşluk
Kapattım kapıları gönül dünyamda içerden
Kimseyi almayacak gardiyan, sadece:sen
Ellerim üşüyor yazık kalem tutmayacak bir daha
Yazamıyorum, kalemi daldırıp kanlı hokkaya
Bu nasıl incelik, nasıl bir zarafet
Etmiyor seni anlatmaya sözcükler kifayet
Yüreğim: acılar ve sonbahar denizi
Hayallerim: karanlıklar ve yeis dehlizi
Ah! çığlıkları duymuyor kimse içimdeki
Bir türlü bilmeceyi çözemiyorum sendeki
Bütün çocukluğum, gençliğim ve ihtiyarlık
Hep hüzün, hep acıyla dolu nerde bahtiyarlık
Kapandım içimde bir yere elimde sözcüklerim
Halime bakıp ağlıyor bütün sevdiklerim
Her gün dua her gün bin tesbihat
Bana yari verin, istemiyorum nasihat
Uçmuş gönül kuşum konmuş kaf dağına
Selam verip derdini anlatır Anka Kuşu’na
Deli miyim, evet hem de divane
Ben aşkınla olmuşum pervane
İçimdeki sızıyı bilmez laleler, sümbüller
Bakıp da halime, ses verir bülbüller
Gelin yanıma Mecnun, Yusuf, Kerem
Yaram kanıyor yok mu bir merhem
Neden mutluyken Leyla’lar, Züleyhalar
Sadece bizdedir bitmeyen acılar
Ah! Ben bu sevdayı ne yapayım
Alıp kalbimi hangi tepside sunayım
Hangi terazi ölçecek yüreğimin bağlılığını
Kaldırır mı ki dünya bu aşkın ağırlığını
Zindanda ne zordur tek başına kalmak
Işıktan, yıldızlardan ve senden uzak
Elimde veremediğim kırmızı güller
Deliler bile halime bakıp gülerler
Kalbimde karşılıksız bir teslimiyet
Rabbim nedir bu Leyla’yla rekabet
VII
Hikmet Evi
Dert varsa dermanını göndermiştir Hay
Kalbime oklarını saplamış bir Kara Yay
Öyle bir ucu var ki bu aşk okunun
Tarifi yok onu kaybedeceğim korkusunun
Bütün sırlarıyla ve sorularıyla girdi bir eve
Hemen kapıda yaklaştı ak sakallı bilgeye
Efendim bir dert var bende cismi yok
Ucu keskin açtığı derin yara çok
Günlerdir geziyorum sokak sokak
Kaderimde yazılmış mıdır ona kavuşmak
Dediler sendeki yaranın vardır bir hikmeti
Bu yüzden gelip sundum kalbimdeki mihneti
Bu çaresizlik ve ümitsizlik beni yakıyor
Söylediklerimi herkes sadece şiir sanıyor
Bir aşk ki düştüğü yer derinleşiyor
Her gün yüreğim biraz daha eriyor
Yakında kalmayacak ne madde ne de ruh
Yaşamak ya haram olacak ya da mekruh
Sen bilirsin ne der kitaplar, alimler
Sevgililer neden bu kadar zalimler
Yaptığım her med cezir yüreğime doğru
Bitirmiyor beynimdeki karışık paradoksu
Bak evladım burası hikmet evi
Burada cüce bilirler iki başlı devi
Bizde çözüm yoktur sadece soru
O da söndürmez yüreğinde yanan koru
Düşüncemiz dünya ve ölüm üzerine
Aşk düşmüş senin kocaman yüreğine
Bizde akıl vardır mantık konuşur
Senin cevabın ancak yürekle bulunur
Var git dergahımız sana göre değil
İki büklüm ol, sevgilinin önünde eğil
Seni bilgeler, alimler kitaplar anlamaz
Görmezsen onu kanayan yaran durmaz
Vakit geçirme hemen sevgiliye koş
Onunla paylaş sevgini, delice coş
Onunla bitecek bütün hüznün ve kederin
Çoşkun sular gibi çağlayacak yüreğin
Git şimdi akıl ve hikmet evinden
Seni bekliyor, sevmek için derinden
Çıktı kapatıp aklının suntadan kapılarını
Kopardı dünyayla olan bütün bağlarını
İçinde kocaman bir ümit yeşerdi
Onun için yüzlerce ölmeye değerdi
Koştu hemen sevgilinin huzuruna
Kurban olmak için onun uğruna
Serdi bütün sevgisini dizlerinin önünde
Bir şimşek çakmasını umarak gönlünde
VIII
Yeniden Sevgilinin Huzurunda
Merhaba sultanım dedi titreyerek sesi
Dünyaya bedeldi bir kez gülümsemesi
Eğdi başını hoş geldin gönül dünyama
Seni düşünüyordum girdiğinden beri rüyama
Dualar edip yalvardım Allah’a her gece
Sende anlam buldu kurduğum her hece
Çıkmıyor aklımdan kurduğun cümleler
Solmadı bana verdiğin beyaz güller
Yüreğimden aldı bütün parlaklığını
Kök saldı kalbimde yıktı korku karanlığını
Uykusuz geçen günlerin sabahında
İnandım sana ve aşkına en sonunda
Üzgünüm sana çektirdiğim acılar yüzünden
Anlamaya çalışıyordum bu nasıl aşk derinden
Artık bitti korkularım, yalnızlık son buldu
Dünyama aydınlık girdi karanlık yok oldu
Yüreğim titredi, bahar geldi gönül dünyama
Nasıl bir sevgi bu, başlayınca anlamaya
Sendeki yara bende de sızlıyor
Gönlüm acıyla, durmadan kanıyor
Keşke durdurabilseydik zamanı
Tekrar yaşasaydık o ilk anı
Karşılık verseydim kalbinin sesine
Düşmeseydin ah ateşler içine
Sana nasıl sevindiğimi söyleyemem
Seni artık kimseye yar edemem
Önce bütün saltanatımı yıktın, dağıttın
En üst köşesini oturup gönlüme aktın
Saatlerce yanında kalmak istiyorum
Ah bilsen, seni ne çok seviyorum
Bana sevgimi gösterme fırsatı verdin
Dünya nimetlerini önüme serdin
Artık içelim birlikte aşk şarabından
Şükür dileyelim bizi yaratandan
Ne büyüksün Allah’ım şükürler sana
Mutluluğu tattırdın hem ona hem Can'a
Artık şükrümüz düşmez dilimizden
Bu yüce aşk çıkmaz gönlümüzden
Gittiler ikisi de güllerin arasında kaybolup
Sevgiyle el ele koşarak yürekleri tutuşup
Yemyeşil bir vadide, masmavi suya
Yazdılar aşklarını dağa, taşa, ağaca
Düşmez dillerden artık bu aşk hikayesi
Dolaşır gönüllerde Can’ın mesnevisi
Bana bu mesneviyi yazdıran SULTANIM
Ben sana meftun, seni yaratana HAYRANIM
IX
Sevgili, Annesine Açılıyor
Müjdeli haber bekliyordu sevgilinin evinden
Heyecanı belliydi konuşurken sesinden
Annesi ona sırdaş, sanki bir arkadaş
Dinliyordu kızını, içinde sevinç ve telaş
Anne! dünyama bir Can girdi
Kalbime mutluluk, ruhuma huzur verdi
Ben görmedim böyle büyük bir sevda
Karşılığı yok hislerimin bu dünyada
Bana gülistanda en güzel gül sensin diyor
Tek tek önüme dünya nimetlerini seriyor
Çok ince, duygulu bir yüreği var
Onu görenler Ya Kerem ya Mecnun sanar
Elinde yüzlerce yazılmış dize
Sunmak istiyor derdini size
Anne! ya sevindir beni, dünyama ışık tut
Ya güneşim ol yolumu aydınlat, ya da kara bulut
Ben ne büyük bir sevdanın sevileniyim
İzin ver bana, ona güzel büşra vereyim
Ki benden müjdeli haber bekler şimdi
Bitsin diye bütün sıkıntısı ve derdi
Beni sevgiyle ve şefkatle büyüttün
Düştüğümde kolumdan tutup yürüttün
Canım yandı öptün şifa verdin
Bana her an kol kanat gerdin
Onunla karanlıklarıma güneş doğuyor
Yüreğimde her sözü beyaz bir gül oluyor
Tek tek topladı güllerin güzellerini
İçlerinden seçti iki tane en özellerini
Birisini sana sundu diğerini aşkına
Ne olur kabul et bu gülü, Allah aşkına
Şairdir yüreği, dayanmaz sevgili olmadan
Solar gider, bize verdiği güller solmadan
Solmasın ne o ne de verdiği güller
Kavuşsun sonunda bekleyen gönüller
Bana Sultanım diyor her sözünde
Kötülük yok ne sevgisinde ne özünde
Bilsen anne, ne mutluyum o varken
Rüyada gibiyim benimle konuşurken
Bana gözyaşlarıyla anlattı rüyasını
Paylaşmak istedi bu aşkın yarısını
Anne! Kapıldım bu aşkın seline
İzin ver takılıp gideyim sevgi yeline
Yıldızlar küçüldü o konuşunca gökyüzünde
Hepsi inci gibi işlendi nakış nakış sözünde
Bu inciler benim için örülmüş bembeyaz
Alıp takarsam boynuma, bitmeyecek yaz
Canım annem, biliyorum bana mutluluk dilersin
Gözyaşlarımı pamuk ellerinle silersin
Yaşlar akıtma ne olur gözünden
Bu yürekler kanamasın tek bir sözünden
Anneciğim şimdi sen ne dersen kabul
Sen daha iyi bilirsin hangisi en makbul
Dayanamazdı hiç onun yürek acısına
Kaldırdı başını, sevgiyle baktı kızına
X
Şeb-i Nüzul
Bir kızıllık çökmüştü sen doğmadan gökyüzüne
Yağmur o yaz henüz düşmemişti yeryüzüne
Bir damla suya hasret kalmıştı toprak
Daha yeşermeden kuruyordu dalında her yaprak
Çiçekler solgun açıyordu goncadan
Tat almıyordu kuzular yoncadan
Firavun devri kuraklık çökmüştü dünyaya
Girmez olmuştu bolluk bereket rüyaya
Sanki yaradan cezalandırmıştı insanları
Daha önce de kullanmıştı azap lisanları
Sevgisizlik dağılmıştı tek bir merkezden
Verilen sözler unutulmuştu bezm-i elesten
Gözler ne garip bakıyordu anlamsız
Başlar hep eğik, dudaklar selamsız
Öyle bir dünyaya açtın gözlerini sen
Ah seni nasıl bir hayat bekliyordu bilsen
Dünyaya atılmış bir çığlık, haykırış
Sanki insanlığa öteden gelen baş kaldırış
Avuçların sımsıkı gözlerin yumuk
Kalıcı değildin bu dünyada sadece konuk
Sarıp getirdiler seni bir kundağa
Kapatıp geleceğini küçük bir sandığa
Seninle açıldı gökyüzündeki kızıllık
Güneş uyandı uykudan bitti karanlık
Dünyada ne kuraklık ne de susuzluk kaldı
“Şeb-i nüzul” oldu doğduğun gecenin adı
O gece binlerce melek indi dünyaya
Yıldızlar bambaşka dizildi semaya
Adını yazıyorlardı peş peşe dizilip
Selam verip, etek öpüp, önünde eğilip
Sana dualar okudular kulağına fısıldadılar
Bilmiyorum sana gelecekten neler anlattılar
Sen O’ndan bir parçasın ne mutlu sana
Bir gün rastlayacaksın bunu anlayana
Sözünde inciler dizilidir o zarif yüreğin
Gülümseyecek onu gördüğünde gözlerin
Sana Sultanım diyecek başına taç takacak
Sana kutsal bir gözle bakıp şiirler yazacak
Bir bir anlatıp gördüğü rüyasını
Mutluluk saracak küçük dünyasını
Yüreğini aç ona seninle yaşar sadece
Gölgeler kaybolur, gündüz olur gece
Yıllar sonra tekrar geleceğiz yanına
Şeb-i vuslat diyeceğiz kavuştuğunuz ana
Şimdi selam olsun seven ve sevilenlere
Aşkın kutsal sayıp değer verenlere
Gittiler geldikleri gibi nur saçıp göğe
Yazdılar iki gönlü beyaz bir deftere
Defter açıldı yıllar sonra şair elinde
Okundu her satır sevgilinin evinde
Ne mutlu bir gündür ne parlak bir gece
Doğduğun gün milattır zamansız içimde
alta doğru devam ediyor........ June 20 Mesnevi [Bölüm III].....................................................................................
XI
Sultan Tacını Takıyor
Mutlu günün kutlu sabahında
Çiçekler açmaya başlamıştı dalında
Sevinçle girdi koşarak gül bahçesine
Seçti en güzellerini melek yüzlü yarine
Eğilip selamlıyordu sırayla Canı
Sabırsızca görmek için Cananı
Çok uzaktan parlayan bir ışık görüldü
Beklerken dizlerinin bağı çözüldü
Allah’ım bu yürek dayanır mı onu görmeye
Kelebek gibi etrafında sonsuza dek dönmeye
Sultanlara yakışır bir karşılama olsun
Yüreği sevgi ve mutlulukla dolsun
Geldiğinde sanki gökten nur indi
Yıllar sonra ayet inmiş gibi sevindi
Sen benim Sultanımsın huzurunda duramam
İzin vermezsen bana, ay yüzüne bakamam
Yüreğinden çıkarıp bir gül verdi Sultana
Sanki kanatsız uçuyorlardı cennet mekana
Geldiler yemyeşil bir tepenin yamacına
Oturdular bir masaya, ağacın altına
Aşk gözlere çıkmıştı yüreklerden
Mutluluk akıyordu göz bebeklerden
Sözcükler tıkandı çıkmadı dudaktan
Oysa sakınmazdı gözünü onun için budaktan
Bana yardım et sevgili şair konuşamıyor
Sözcükler cümleyle bir türlü buluşamıyor
Bana gülümse çiçekler açsın yüzünde
Yüreğinin kapıları gizlidir tek sözünde
İki kelime ki ifadesi değil hissi yeter
Heyecanım, çaresizliğim bir anda biter
Kaldırdı başını baktı ay yüzlü Canan
Pıhtılaştı parmak uçlarına kadar akan kan
Bir kez daha aşkını ifade etti kalpten
Sanki uhut’ta hamzaydı çıkamamış harpten
Uzattı güllerin armağanını bir kucak
Kabul edersen bunu hepsi mutlu olacak
Aldı kucağına kucak dolusu çiçekleri
Yaprak yaprak belliydi güllerin sevinçleri
Sen benim yüreğimde bir madensin
İşlendikçe daha da büyüyeceksin
Kalbimin en derinlerinde bir zindandan
Senin için gözyaşı döküp yanandan
Nakış nakış işlenmiş aşk sözlerini
Sana bakıyor umutla dikmiş gözlerini
Ay yüzlünün gözleri bir daha gülümsedi
Sanki en çok bu hediyeyi benimsedi
Açtı sayfalarını itinayla karıştırdı
İlk sayfada görünce kendini çok şaşırdı
Yüreği sığmıyordu göğüs kafesine
Çok sevinmişti yarin sevinmesine
Sen benim hayatımın Sultanısın
Gönlümün, gözümün, başımın tacısın
Şu gördüğün ağaçlar, topraklar, kuşlar, çiçekler
Hepsi senden emir bekler, ihsan dilerler
Sultanım bu taç senin sadece sana yakışır
Bu yürek bu aşkı sonsuza dek taşır
Eğdi başını gülümseyip taktı başına
Melekler dizildi saf saf her bir taşına
Dediler sen bundan sonra sultanımızsın
Hem canımız hem de cananımızsın
İste bizden yıldızları boynuna gerdanlık edelim
Bütün bir dünyayı ayaklarının önüne serelim
Bir taç bir sultana bu kadar yakışmaz
Gönül ister bir daha başından hiç çıkmaz
Bir nurla parıldayarak kalktı yerinden
Çok şey söyleyecekmiş gibi nefes aldı derinden
.....................................................................................
June 18 teslimiyet........................................................................................ İki aydır seni misafir ediyorum Can. Sen ne istersen onu yaptım. Bütün isteklerini sabırla yerine getirdim. Ama görüyorsun ya işte sana sunulmuş bir şey yok bu hayatta. Kendini boşa yıpratıyorsun. Kendini yıprattığın bir yana bizi de üzüyorsun dertlerinle. Nasıl üzülmeyelim ki, sen bizim canımızsın Can. Bak sofist de hep yanında. Sana bir fırsat daha verecek diye boşuna bekliyorsun. Üçümüzün de kaderi aynı. Biz sonsuz bir acı denizinin pusulasız kaptanlarıyız. Hayatımızda her zaman fırtına olacak. Oldu da. Ama içimizde en güçsüzümüz sensin. Kendini mahvetme ne olur. Gel biz eskisi gibi yine kendi kendimize kelime oyunları yapalım. Ve sadece biz bilelim şifrelerini sözcüklerin. Cümleler bizimle anlam kazansın. Cümlelere biz anlamlar yükleyelim. Adam Can’ın yanına yaklaştı. Elini omzuna attı. Ve dua etmeye başladı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Titremeye başladı. Şoka girmişti. Bütün vücudu kaskatı kesilmiş, refleksleri karşılık vermiyordu. Dişlerini sıkmaya başladı. Yardım et Sofist, dişlerini kıracak. Bir bez, bir kibrit ver dişlerinin arasına koyalım. Ellerini açmaya çalış. Yumruklarını sıkıyor. Kolonyayı da getir vitrinden, çabuk. Vah Can’ım benim. Allah’ım bu çocuğun çektiği nedir bu hayattan. Nasıl bir kader verdin bu garibe. On beş dakika geçmişti. Can hala titriyordu. Ve bıraksalar kendisini paralayacaktı. Bağırmaya başladı. Bir taraftan şokun etkisiyle ağlıyor, bir taraftan da bağırarak dua ediyordu. Bizi görmüyor, sanki biz orada yokmuşuz gibi boş boş duvara bakıyordu. Zorla ayağa kalktı. Sonra odanın ortasına secdeye vardı. İki büklüm olmuştu. Gözleri ağlamaktan şişmiş, ayakları buz gibiydi. Allah’ım, Allah’ım, Allah’ım. Beni neden terk ettin. Neden bana yardım etmiyorsun. Neden bana bunları yaşatıyorsun. Ben zayıfım, bana öyle bir yürek vermişsin ki, kaldıramıyorum, dayanamıyorum artık. Aynı şeyleri yaşamaktan ve aynı sözleri duymaktan artık bıktıııııııııııımmmmm. Allah’ım, sana asla isyan etmem. Etmedim de. Sadece merak ediyorum. Ne zaman bitecek bu çilem. Beni parayla, pulla, içkiyle, kumarla, yalanla, şöhretle sına. Beni aşkla sınama Allah’ım. Bu sınavlardan hep kalıyorum. O kadar çalışıyorum, ama olmuyor işte. Beni sevgiyle deneme. Küçücük bir yürek vermişsin; ama içine kocaman bir AŞK koymuşsun. Bu yürek yanıyor, yakında kül olacak. Bir de Allah’ım, neden insanlar beni seviyor, ama beni hayatlarına almaktan çekiniyor. Ben neyim ki Allah’ım. Neden bana değer veriyorlar da bu değere sahip olmak istemiyorlar. Kim istemez ki elmas’ının olmasını. Yoksa dedikleri gibi değil miyim. Değersiz bir kağıt parçasının üzerindeki silik bir karakter miyim. Artık gitmek istiyorum bu şehirden. Yeni bir yerde yeni bir hayat kurmak istiyorum. Allah’ım bu şehir beni mahvetti. Sadece temiz bir aşk istedim bu vefasız şehirden. Git kendini at dedi bana tekkeden. Sana verecek bir aşkımız yok. Neden Allah’ım. Ben ne yaptım ki bu şehre, bu şehrin insanlarına. Neden bir kadeh aşk şarabını bana çok görüyorlar. Söz veriyorum Allah’ım. Senden sadece bu Can’ı almanı istiyorum. Artık kimseye verebileceğim aşk kalmadı bu yürekte. Sevgisiz, aşksız ben ne yaparım. Bir ceset olmaktan başka nedir sevmesini bilmeyen Can. Bir ceset olarak nefes almak istemiyorum Allah’ım. Gönderdiğin melek tanımadı beni. İstemedi. İkinci ve son kez bir melek göndermeni istiyorum Allah’ım. Sana yalvarıyorum. Göndereceğin melek bana hayat versin istemiyorum. Bu acılar içindeki hayatı sonlandıracak bir melek. Adını biliyorsun Allah’ım. İnsanların en çok korktuğu meleğin. Ama ben onun bak gelmesini istiyorum. Sofist geri çekildi. Ve olanca kuvvetiyle Can’ın yüzüne bir tokat vurdu. Yere serilmişti. Ama hala ağlıyordu. Sen, sen, bir taraftan da ağlıyordu, nasıl bir adamsın ya. Neden böyle yapıyorsun. Sen kendi ateşinle yanacaksın. Şuna bak Allah’ım benim canımı almış, nasıl bir söz bu, nasıl bir dua. Genç yaşında kendine yaptığın işkenceye bak. Üçümüz istersen sonsuza kadar yaşarız. Değişik oyunlar planlarız kafamızda. Ve bu oyunları yazarız. İnsanlar bunları okurlar. Bizi alkışlarlar. Biz de mutlu oluruz. Yine üçümüz okuma yarışları yaparız. Okuduğumuz kitapları birbirimize anlatırız. Can, uzandığı yerden doğruldu. Evet kitap. Ne hayallerim vardı onunla. Birlikte kitaplar okuyacak ve birbirimize anlatacaktık. Yarışacaktık. Şirin şirin çocuklarımız olacaktı. Ve onlara okumayı çok erken öğretip onlara hikaye kitapları alacaktık. Saçlarını okşayıp, sevecektik onların. Birlikte yazılar yazacaktık. Ben yazacaktım. İlk okuyan o olacaktı. O yazacaktı ben okuyacaktım. Ve sonunda birlikte bir roman yazacaktık. Kendi hayatımızın bir geriye dönüşü olacaktı. Sofist önüne bir tomar kağıt attı Can’ın. Bir kutu da kalem. Al sana kalem kağıt. Git ve yaz. Kendi hayatının romanı olsun. Ama böyle ağlayarak bir yere varamazsın. Anlıyorsun beni değil mi. Can, doğruldu, haklısın der gibi baktı yine boş duvara. Kalemi aldı eline. Ve hikayenin başlığını koydu bembeyaz sayfanın en başına: TESLİMİYET. Sonra yazmaya başladı. [İki aydır seni misafir ediyorum Can. Sen ne istersen onu yaptım. Bütün isteklerini sabırla yerine getirdim. Ama görüyorsun ya işte sana sunulmuş bir şey yok bu hayatta.] ........................................................................................ June 11 As[cey]lan................................................................................................
Haziran sıcağı çöle vuruyor ve aslanın yeleleri arasında nemlenip kalıyordu. Az önce yediği koca budu sindirmekle meşguldü ağacın altında. Koca çöl onundu. Ondan habersiz hiçbir şey olmuyordu. Bütün bir ömrü burada geçmişti. Ne çok gezmişti, ne çok hayat kavgaları vermişti, işte şu önünde uzanan çölün sıcak kumlarında. Ailesinden ayrıldığı günden beri tek başına kalmıştı. Hiç kimsesi yoktu. Ama birkaç haftadır başka bir haller vardı. Eskisi gibi yiyemiyor, eskisi gibi neşeli değildi. Bazen oluyor saatlerce bir noktaya takılı kalıyordu gözleri. Diğer hayvanlar bu değişikliği hiç hayra yormuyordu ama bu durumdan da memnun görünüyorlardı. Aslanın düşünceli düşünceli hareketsiz durması demek onlar için rahat bir uyku ve rahat bir otlama anlamına geliyordu. Zaten kimsenin de aslanın derdinin ne olduğunu soracak cesareti yoktu. Serengeti’de yirminci gün. Aslan yine pusuya yatmış, avını bekliyordu. Ama hiç saldırmak geçmiyordu içinden. Canı yemek de istemiyordu. Sadece içgüdüleri onu yemek konusunda dürtüyordu. Ama çok silik bir sesti derinlerden gelen. Susamıştı. Avını bırakmış, peşinden koşmamıştı bile. Nehre doğru birkaç adım yaklaştı. Suya yansıyan görüntüsünü izledi birkaç dakika. Sonra birkaç dil hareketiyle susuzluğunu giderdi ve az önce uzandığı ağacın altına, henüz yeri bile soğumadan gitti ve tekrar düşünmeye başladı. Ne oluyor Allah’ım bana. Ben değil miyim bu çöl krallığının kralı. İstesem herkes mum gibi olur. Ama ben mum gibi eriyorum her geçen gün. Sonra uykuya daldı. Çölün sıcaklığı ve sıkıcı havası yavaş yavaş kayboldu gözlerinin önünden. Gel korkma güzel gözlü, dişleri inciden olan ceylan. Ben aslan kralım. Bu topraklar benim. Senin güzelliğin yok bu topraklarda. Görmedim senin gibisini. Topraklarım sana kurban olsun. Bütün varlığım yolunda şu çöl kumları gibi serilsin. Sadece gel. Biraz konuşmak istiyorum. Çok yalnızım. Seni gördüğümden beri kan dönmez oldu kalbime, nabzım hızlı hızlı atmaya gözüm kararmaya başladı. Ne olur naz etme, derdime bakıp gülme, yarama merhem sür. Seni krallığımın sultanı yapayım. Beraber hükmedelim sahip olduğum şu uçsuz bucaksız topraklara. Beraber koşalım, beraber yürüyelim. Sen de kaçıyorsun. Haklısın. Öyle bir krallık vermiş ki Tanrı bana. Öyle bir güç vermiş ki. Öyle bir kükreme vermiş hayata karşı. Kükrememi duyup da irkilmeyen yok. Bir pençe darbesiyle koca vücutları yere seren ben, Aslan Kral küçücük, narin, bir ceylanın önünde söz geçiremiyor. Neden Kral olduğum için mi, yoksa Aslan olduğum için mi. Yok yok. Bunlar olamaz. ceylanım, sultanım, başka bir şey var. Benden korkmuyorsun, kral olmam da sorun değil, yoksa sevgime mi inanmıyorsun. Krallar yalan söylemez. Krallar bir kere sever ve krallar sevseler de söyleyemez. Çekinirler krallığının topraklarında yaşayanların söyleyeceklerinden. Ama bak ben sana saatlerdir seni ne kadar sevdiğimi söylüyorum. Bana inanmıyor musun. Ölü gibi yatıyordu. Güneş ağacın kocaman gövdesini dolanmış ve gölgesinde yatan aslanın üzerine vurmaya başlamıştı. Sıcak kaslarını iyice gevşetmiş ve bir kedi gibi yapmıştı onu. Gözlerini açtı, acıyla bir kükredi. Herkes duydukları kükremeden değil, kükremedeki acıdan irkildi. Ne oluyor bu krala. Ölecek mi ne? İki gündür ben şahidim bir şey koymadı ağzına. Sadece su içmek için iniyor nehre, o da birkaç damla içip tekrar çekiliyor gölgeye. Gidişat iyi değil. Aslan ağacın arkasını dolandı. Gölgeyi tam ortaladığını düşündüğünde tekrar uzandı. Üzerine üşüşen birkaç kara sineği kovaladı. Sonra tekrar göz kapaklarının ağırlığına yenik düştü. Allahım bir aslan ceylana aşık olur mu. Olsa da ceylan ne der. Kabul eder mi. Her gün su içmeye geliyor nehre. Ve ben onu bekliyorum bu ağacın altında. Ama yanıma gelmiyor bile. Ya bu aşkı al yüreğimden Allahım ya da ona cesaret ver ki gelsin yanıma ve anlatayım ona, verdiğin bütün güzellikleri, sereyim önünde bana verdiğin bütün nimetleri. Allahım şükrümü yetersiz mi görüyorsun yoksa bu güzellik karşısında. Hayır Allahım şükürler olsun ki sana, öyle bir güzellik vermişsin ki ceylanıma. Ona bakıp da senin büyüklüğün karşısında eğilip secdeye kapanıyorum. Şükrümü kabul et, ve bana yardım et. Çekinmesin benden. Serengeti’de bir ay dolmuştu aslanın gönlüne aşk düştüğünden beri. İyice erimiş, halsiz düşmüştü. Şimdi istese de kıpırdayamıyordu. Koca gövdesi ağırlaşmış, ayakları taşıyamaz olmuştu. Hala aynı ağacın altında, güneşte yanıyor, arada bir yağan muson yağmurlarıyla ıslanıyordu. Halinden memnun değildi. Küçük düşmüştü bütün krallığına. Herkes ölmesini bekliyordu. Başka krallıklardan gelip, kendi halkına zarar vermeye başlamışlardı. Onun düşündüğü ise sadece ceylanıydı. Onun hayaline tutunmuş ve gerçek hayatla tüm ilgisini kesmişti. Üzerine konan sinekleri bile kovmaktan vazgeçmiş, onların sivri hortum gibi iğnelerine ses çıkarmıyordu. Dudakları çatlamıştı susuzluktan. Hızlı hızlı nefes alıyor, yutkunmaya çalışıyor ama nafile küçük dili artık iyice küçülmüş ve boğazını tıkıyordu. Aslanın açlık ve susuzluk grevinin kırkıncı günüydü. Artık hiç kıpırdamaz olmuştu. Üzerinde akbabalar uçuşmaya başlamış, çakallar ve tilkiler cesaret bulup ürkek ürkek yanına kadar yaklaşmışlardı. Ölmüş ü acaba. Bence ölmüş. Hiç kıpırdamıyor baksana. Ya tuzaksa. Hayır hayır baksana. Her tarafı Eyüp peygamber gibi yara olmuş. Sen Eyüp peygamberi nerden biliyorsun. Küçükken annem anlatırdı. Ben önceleri masal zannederdim. O da bir odaya kapatıp kendisini hiçbir şey yememiş, hiçbir şey içmemiş. Ağzı, yüzü, gözü hep yara olmuş. Bak aslanda da var bu yaralar. Aslanın kendisini kasarak zorla ağzını biraz aralayıp “su” demesiyle çakal da tilki de soluğu karşıkı tepede almıştı. Hala yaşıyor. Ölmemiş. Zorla ağzından “su” dediğini duyduk. Ama yakındır ölümü. Aslan ağacın altında ceylanı bekliyordu. Sultanım, Ceylanım nerdesin. Ben artık gidiyorum buralardan. Son bir kez görsem yüzünü. Son bir kez baksam gözlerine. Son bir kez şükretsem Tanrı’ya sana bakıp da. Umrumda değil diğerlerinin söyledikleri. Beni küçümsemeleri. Seni çok seviyorum ceylanım. Ceylan güneşin vurmasıyla parlayan nehre su içmeye gelmişti. Kafasını kaldırdı. Baktı ki aslan bu sefer bir şey demiyor. Gel yanıma ceylanım, güzel gözlüm demiyor. Merak edip yanına kadar geldi. Korkuyordu ama bir taraftan da aslanın halini görünce dayanamayıp hemen nehre indi ve ağzını su ile doldurdu ve aslanın yanına kadar yaklaştı. Ceylan eğildi. Ben de seni seviyorum kralım, affet beni aşkını anlayamamışım, sevginin büyüklüğünü görememişim derken suyu aslanın ağzına aktardı. Su aslanın yelelerinin arasından sıcak toprağa dökülüyor ve hemen buharlaşıyordu. Aslan hiç kıpırdamadı. Serengeti’de aslanın ölümünün ardından iki yıl geçmişti. Çöl mecnundan beri ne böyle bir sevgi görmüştü, ne de aşık. Aslanı bütün topraklarını ve herkesi rahatça görebildiği, nehrin kenarında Ceylanını beklediği o ağacın altına gömmüşlerdi. Bak sevgilim işte o ağaç bu, saatlerdir gölgesinde oturduğumuz ağaç. Ne iyi etmişiz de gelmişiz değil mi buraya. Makinemde film bitmiş. Çantayı uzatır mısın. Bu ağacı çekmem lazım. Ağacın üzerinde aslanın tırnaklarıyla kazıdığı CEYLAN’ım yazısı fotoğrafta silik bir şekilde duruyordu. Ama kimse fark etmedi. Toplandılar güneş yakıcılığını kaybedince yola düştüler. Aslanın rüzgarda yeleleri uçuyordu ve gözleri çok uzağa, ceylanının geleceği yola bakıyordu.Başka bir şey de görmüyordu gözleri. Gelmeyeceğini bilsem de sen benim içimde, ta derinlerdesin... ................................................................................................ June 10 Kırmızı Gül...........................................................................................
Bugün kesin söyleyeceğim onu sevdiğimi. Tanrım ne olur bana güç ver. Karşısında sessizce durmak istemiyorum. Ona ne kadar büyük bir sevgi duyduğumu söylememe yardımcı ol. Yoksa çıldıracağım. Alahım ne olur bana sadece bir gülümsediğini, gözlerinde bir ışık belirtisi görsem, bütün cesaretimi toplayıp söyleyeceğim. Yirmi dakika sonra onunla buluşacağız ama ben hâlâ söze nasıl başlayacağımı bulamadım. Taştan kaldırımın üzerinde bir oraya bir buraya giderek dolaşıyordu. Sanki bir şeyler kaybetmiş de ararmış gibi gözlerini yere dikmiş, elindeki sigaradan aralıksız koparırcasına çekiyordu. İki dudağının arasından sızan duman bazen arkasında kalıyordu bazen ani bir hareketle dönünce gerisinde. O kadar hızlı hareket ediyordu ki duraktakiler fark ettirmeden onu izliyordu. Ensesinden giren soğuğa aldırış etmiyordu. Sadece kabanın yakasına kaldırmakla yetindi. Sonra hızlı adımlarla bir mahkum gibi gidip gelmeye devam etti. Kendisine bakıp gülen birkaç kişiye sert sert baktıktan sonra bir kere daha çekti sigarasından ve sonra yere fırlatarak birkaç dakika ezdi ayağının altında. “Sizi ne ilgilendirir ha! Söyleyin bana, ne yaptığım sizi alakadar eder mi? Ne bakıyorsunuz öyle cüzamlıymışım gibi. Defolun başımdan.” O kadar sinirli söylemişti ki bunları duvara yaslanmış iki kişi kafalarını yere eğerek ellerindeki notları karıştırmaya başladıl. Az sonra mavi otobüs geldi ve gülerek bindiler duraktakiler. Yine gecikti. Acaba başına bir iş mi geldi. Yoksa! Hayır canım ne alakası var. Geleceğini söyledi ya. Belki de sezinlemiştir ona sevdiğimi söyleyeceğimi ha. Kızların bu konuda sezgilerinin iyi olduğu söylenir. Tanrım otuz beş geçiyor. Bir sigara daha yaktı. Bir lokomotif gibi gidip geliyordu yine. - Merhaba, geciktim kusura bakma. Otobüsü kaçırdım da. - Yok, aslında ben de yeni gelmiştim. Bir an gelmeyeceksin sandım. Hani belki evden bir aksilik falan çıkmıştır diye düşündüm. - Yürüyelim mi biraz. - İyi fikir, hava soğuk. İstasyon caddesi boyunca yürümeye başladılar. Yüreği kıpır atıyordu. Nasıl söyleyeceğim. Ama zaten bilmiyor mu? Tekrar söylemeye gerek var mı? A, bak kim var burada. İkimizin de adını bilmediği ama ikimizin de tanıdığı eskiden bir kitapçıda çalışan arkadaş kaldırımda hediyelik küçük şeyler satıyordu. Merhaba buyurmaz mısınız? Gelin bir sıcak kahvemizi için. Şöyle bir bakıştılar ve sonra ikisi de onaylar gibi kafalarını salladı. Ne yapıyorsunuz, iyi misiniz? Ne yapalım biz de biraz hava alalım dediydik. Tezgahın altından termosu çıkardı ve bize kahve doldurdu. Bu arada hem konuşuyor hem müşteri ile ilgileniyordu. Ben de işsiz kalmaktan iyidir dedim, ufak şeyler yapıp satmaya karar verdim. “İyi etmişsin.” Bunların hepsine sen mi yapıyorsun yoksa sadece satıyor musun? Diye anlamsız bir soru yöneltti. Sırf bunu konuşmaya girebilmek için söylemişti. Acaba çok mu belli ettim. Zaten söylemişti kendisinin yaptığını. Evet hepsini ben yapıyorum dedi ve müşteri ile ilgilenmeye devam etti. Kahvesini hızlı hızlı içmeye başladı. Burada durmak istemiyordu. Bir an önce yalnız kalmak istiyordu onunla. Söyleyecek çok şeyim var ve ben lanet olası bir herifin tekiyim henüz bir kelime bile söyleyemedim. Tamam mı gidelim mi? Kahveler için teşekkürler. Sana kolay gelsin. Biraz daha yürüdükten sonra her zaman gittikleri pastaneye girdiler. Garson sağda boş bir masayı gösterdi ve uzaklaştı. Ceketinin içine sakladığı şeyi fark ettirmeden kontrol etti. Elindeki dergiyi masanın üzerine koydu. Derginin içerisinde kendi yazdığı birkaç öykücüğü okumasını istiyordu. Öyle de oldu. Dergiyi karıştırırken bunlar ne diye sordu. Bugünlerde yazdığım birkaç öykü. x dergisine göndereceğim. Bakmak istersen. Öyküleri aldı. Ve “Gerçek Hayatlar!” başlıklı olanını okumaya başladı. Kafasını öne eğdi ve okumaya daldı. Okurken onu izlemek için çok zamanı olacaktı. “Acaba kendisinden bahsettiğimi anlayacak mı?” diye düşündü. Bu sefer de ya anlarsa ve bana kimin için yazdın bunu diye sorarsa ne cevap veririm diye düşünmeye başladı. Cebinden bir sigara çıkardı. Derin bir nefes aldı. Hazırdı. Eğer sorarsa evet senin için yazdım, sadece onu değil. Diğerlerini de ve hatta hepsini, hayatım boyunca yazdığım bütün öykülerimi. Aldığım bütün nefesleri senin için almışım. Her sözümü senin için söylemişim. Diyecekti. Birincisini okudu, kafasını kaldırmadan diğerine geçti. Diğerini ve sonra diğerini bitirdi. Ama hiçbir şey söylemedi. İşte böyle dedi. Çıldırmak üzereyim, son zamanlarda yazdıklarımda hep sevgi var. Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey sormadı da. Sınavlardan söz açıldı ve konuyu değiştirdi. Tanrım ne olur bana güç ver söyleyeyim. Onu deliler gibi sevdiğimi. Çaylarını bitirdiler ve çıkalım dedi. Yine kaldırımda yürüyorlardı. Şimdi ne yapacaksın. Bilmiyorum. Hemen gidecek misin? Evet annem kızıyor. Gitmeliyim. O zaman beraber gidelim. Sana evinize kadar eşlik edeyim zaten işim de yok. Otobüse bindiler. Hiçbir şey söylemiyordu. Ama üşüyordu. Durakta indiler. Evlerinin önüne geldiklerinde burası mıydı? diye sordu. Halbuki hangi apartmanda ve hatta kaçıncı katta oturduklarını bile biliyordu. Evet, artık ben gideyim dedi. Tanrım ne olur yardım et. Söyleyemedim yine. En azından ceketimin içindekini vereyim, ban güç ver dedi. Aa! Bir dakika az daha unutuyordum. Elini cebine attı ve kırılacak bir biblo gibi cebinden kıpkırmızı bir gül çıkardı ve uzattı. Bir şey diyor musun? Yoo. Kendine iyi bak. Tamam iyi akşamlar diyerek uzaklaştı. Tanrım gelmeyecek mi yoksa? Yirmi dakika geçti hâlâ yok. Bir kere daha çekti sigarasından. Hızlı hızlı gidip geliyordu hala. Yarım saattir soğukta bekliyordu. Olsun Tanrım gelsin de yeter ki. Hasta hasta bekleyeyim. Yere baktı, aman Allah’ım ne kadar çok sigara içmişim. Elini paketine attı, içinde hiç sigara kalmamıştı. Söz Tanrım ona söylediğim de bırakacağım şu mereti. Arkasını döndü. Aa sen burada mıydın? Ben de yarım saattir diğer durakta bekliyorum. Tam gidecektim. Şuradan bir bilet alayım dedim. Onun için geldiydim. Az daha gidecektim. Elini ceketinin içine attı. Evet ordaydı. Allah’ım yardım et bugün onu sevdiğimi söyleyeyim. Yavaş yavaş yürüdüler. Demek öyle ha, ben de gelmeyeceksin sandım. Hani olur ya evden bir sorun çıkmıştır diye düşünmüştüm.
........................................................................................... June 08 Gerçek Hayat....................................................................................................... Saat sekizbucuk. Hızlı hızlı yürüyorum. Kaldırımda kimse yok. Eski hayallerin cesetleri ve kaybedilmiş benliklerin kimsesiz kalan çocukları ağlıyor. Kepenkler kapalı. Işıklar, kameralar ve bir yönetmen. Oyuncular henüz yok. “Afedersiniz çekimleri izleyebilir miyim?” “Elbette bir sakıncası yok.” Kalın gövdeli ağacın altına çömeliyorum. Yönetmen “kamera”diyor. A bir dakika bu benim. Elimde kitaplarım okula gidiyorum. Evet evet. Pazartesi sabahı. Olamaz o da mı var. Karşımdan geliyor. Yürüyorum. Onu çok iyi tanıyorum. Yaklaşıyorum. Karşısına geçip soruyorum. “Benimle yaşar mısınız.” Bakıyor bakıyor ve gülüyor. Ben de gülmeye başlıyorum. O kahkaha atıyor. Ben susuyorum. Neden ama diyorum. Niçin? “Bak ikimiz çok farklıyız. Düşüncelerimiz farklı bir kere. Ayrıca sen... Olamaz.” diyor. Cebime atıyorum elimi. Bir fotograf çıkarıyorum. “Bak ikimiz bir aradayız. Biriz. Ne kadar da yakışıyoruz birbirimize. Gülüyoruz. Kocaman harflerle “HAYIR” diyor bir kere daha. Bunalıyorum. Nefes alamıyorum. Sanki içimden bir şey akıp gidiyor. Tutmaya çalışıyorum. Faydası yok. Gitmek için hazırlıklarını çoktan yapmış. Dürtmeye başlıyor kalbimi. Ben de kocaman harflerle “GİTME” diyorum. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum. Saat dokuzbuçuk. Yavaş yavaş yürüyorum. Kalabalık. İnsanlar koşuşturuyorlar. Satıcılar bağırıyor. Kepenkler açık. Sigara yakıyorum. Çekiyorum ciğerlerime. Yaşlı bir teyzenin paketlerini düşürüyorum çarparak. Hemen eğilip toplamaya başlıyorum. Kafamı kaldırıp “afedersiniz” diyorum. “Önemli değil. Suç benim. Dikkat etmeliydim.”diyor yaşlı teyze. Tekrar özür diliyor ve yürümeye başlıyorum. Orda bekliyor. Sözleştiğimiz gibi kalın gövdeli ağacın altında. İlk tanıştığımız yerde. Yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum. “Merhaba geç kalmadım umarım. “Yok ben de zaten yeni gelmiştim.” - İstersen bir yerde oturup çay içelim. Ne dersin? - İyi fikir. Bu soğukta beklemek istemiyorum zaten. - Hoş bir yer var şu köşede. Arkadaşlarla hep oraya takılırız. Hem Sofist de oradaysa seni tanıştırırım. Uzun zamandır tanışmak istiyordu. benim gibi birisiyle yaşamak isteyen kimmiş merak ediyormuş. - Selam Sofist. N’aber. - İyilik. Merak ettiğin arkadaşım işte bu. - Hani? Nerede? - İşte karşında. Görmüyor musun? - Sen iyi misin Allah’ını seversen. Bu aralar garipleştin. - Bak Sofist ben iyiyim. Ama sen iyi değilsin heralde. Seninle arkadaşımı tanıştırmak istiyorum. Sen saçmaladığımı söylüyorsun. Çıkıyoruz oradan. Bugün “Sanal Hayatlar” filmine iki bilet alıyorum. Gişedeki memura uzatıyorum. Bana bakıyor. Beyefendi burada iki bilet var. Diyor. Evet bizde zaten iki kişiyiz diyorum. Anlamadım diyor. Sinirli sinirli giriyoruz. B 02/3 numaralı koltuklara oturuyoruz. Film başlıyor. Ama bir dakikaka bu biziz. Elimde kitaplarım okula gidiyorum. Evet evet. Pazartesi sabahı. Olamaz o da mı var. Karşımdan geliyor. Yürüyorum. Onu çok iyi tanıyorum. Yaklaşıyorum. Karşısına geçip soruyorum. “Benimle yaşar mısınız.” Bakıyor bakıyor ve gülüyor. Ben de gülmeye başlıyorum. O kahkaha atıyor. Dürtmeye başlıyor kalbimi. Kocaman harflerle “GİTME” diyorum. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum Saat onbuçuk. Koşuyorum. Kaçar gibi. Yoruluyorum. Hızlı hızlı yürümeye başlıyorum. Sonra yavaş yavaş... Karşıma birisi çıkıyor. Korkuyorum. “Afedersiniz zamanı geldi diyor. Ne zamanı diyorum. Sen, benimle, dün gece, önce sekiz buçukta sonra dokuz buçukta konuşmuştun”diyor. Ee ne olmuş diyorum. Biz dokuz bucukta bir pazarlık yapmıştık. Sen iki saat mutluluk karşılığında ölümü seçmişttin. Şimdi emaneti almaya geldim. Ama nasıl olur diyorum. Ben hatırlamıyorum böyle bir şeyi. Altına imza attığım hayatımın senetlerini gösteriyor. Üzgünüm diyor. Almam gerek. Kocaman harflerle “HAYIR” diyorum. Alıyor canımı. Sızıyor. Sızıyor. Cesedime bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülüyorum. Gülüyor. Kahkaha atıyorum. Susuyor. Cesedime bakıyorum. Uyanıyorum. Kapı çalıyor. Açıyorum. Karşımda hayatımın Sultan’ı. İyi ki hayatıma girmişsin, çok mutluyum, seni öyle çok seviyorum ki “Kelimelerle anlatmak mümkün değil.” diyorum.
........................................................................................ June 06 nüzul
...............................................................................
Bir genç ön safta dizlerini kırmış ve giden cemaate aldırış bile etmeden, küçük ellerini açmış ve acziyet içinde duasını ediyordu. Gözleri nemli, kaybettiği kaderini bulmasına yardım etmesi için Allah’tan yardım istiyordu. Ne zaman başı sıkışsa, içinden çıkılmaz hallere düştüğünde ona sadece O yardım ediyordu. O çok büyüktü. Ama o kadar kullarının arasında benim gibi küçük ve işe yaramaz bir çocuğun istekleri ile ilgilenir miydi acaba diye düşünüyordu. Allah’ım biliyorum, dünyada o kadar aç, o kadar zulüm gören insan varken, savaşlar insanları çoluk çocuk, kadın, ihtiyar ayırt etmeden üzerlerine bombalar kusarken ben kalkmış kaybettiğim kaderimi bulmama yardım etmeni istiyorum. Ama başka yardım dileyeceğim kimsem yok. Senden başka da kimse bana yardım edemez. Ne olur Allah’ım bana kaderimi göster. Ellerini birbirine yaklaştırdı. Sonra yüzüne sürdü.. Yıllar alıp götürmüştü saçlarının bir bölümünü umutlarıyla birlikte. Her geçen saniye onun umutsuzluğunu pekiştiriyor, kum saatinden dökülen her kum tanesi, ayaklarının altında çöle dönüşüyor ve o sıcak çölde kaybolup gitmesine neden oluyordu. Ah zaman, sırtıma bir semer gibi yüklediğin koca bir hayat ve orantısız bir şekilde bunu taşıyan bir beden. Çölde nereye gider bu ayaklar. Pusulasız bir gemi gibi kayalıklara çarpıp parçalanmaz mı. Çöl aşkları onu susuz bırakmaz mı. Her Yusuf bir kuyuya atılmıyor ya. Kimi Yusuflar da zindanlara kapatılıyor. Söyle hangi zindanın karanlık kuytularına kapattın ki beni güneş görmez oldu gözlerim. Dudaklarım susuzluktan kurudu ve bir yaprak narinliğinde kırılıyor, dökülüyor. Ellerini açtı ve tekrar duaya başladı. Hiç vazgeçmeyecekti. Bu eller kim bilir kaç defa semaya uzanıp, yalvarmıştı aynı istek için. Gözyaşları kaç çiçeğe hayat vermişti. Allahım bir gün mutlaka mektubum bana kabul edildi diye dönecek. Biliyorum. Allahım kaybettiğim kaderimi bulmama yardım et. Yıllardır kayıp bir hayatı yaşıyorum. Ve sürüklenip duruyorum bilmediğim memleketlerde, bilmediğim yüreklerde. Pişmanlıklarla dolu bir hayatı yaşamak istemiyorum. Ne olur bana küllerine bakıp iç geçireceğim bir ateş verme. Bana kaderimi göster. Kitapların arasında arıyordu. Yıllar onu iyi bir okuyucu, kitapları da iyi bir arkadaş yapmıştı. Sayısız kitap kahramanı onun dertleriyle dertleniyor, o da bu arkadaşlarına vefalı davranıp onları dinlemekten geri kalmıyordu. Okuduğu sayfalara dalıp, kahramanların yanında maceradan maceraya atılıyor, bazen martı jonathan oluyor gökyüzünde süzülüyor, bazen oluyor oblomov gibi davranıp takmıyor hiçbir şeyi. Kimi zaman da eline baltayı alıp kötü adamlara, kadınlara gücünü gösteriyordu raskolnikov elbisesi ile. Ama hep misafirdi. Bu hayatlar onun için birer misafirlikten ibaretti. Zamanı geldiğinde kapıya yönelip gitmek zorunda kalıyordu kitabın son sayfasını çevirdiğinde. Ön kapak ve arka kapak arasında yaşadığı bu hayatları seviyordu. Ama kendi hayatı değildi işte. Kendi kaderi değildi. Ellerini açtı. Ve dua etmeye başladı. Allah’ım. Ben çok hayat gördüm. Çok hayatta yer aldım. Bir çok insan tanıdım. Onların iyi de olsa kötü de olsa bir hayatları var ve yaşıyorlar. Bense sadece onlara tanıklık edebiliyorum. Başkalarının hayatları arasında kalan zaman kırılmalarında yaşıyorum. Benim kaderim nerde Allahım. Bana benim kaderimi göster. Bana yardım et de bulayım. Ya kitaplar biterse ne yapacağım. Kimin hayatında misafir olacağım. Eğer başkalarının zihin dünyaları ve hayatları da olmasa ben soğuk ve karanlık gecelerde kimin hayatına sığınacağım. Bana yardım et. Tükenmişliğin verdiği çaresizlikle ademin içine düştüğü Hava’sızlığı ciğerlerinde hissediyordu. Oksijeni bitmiş bir tüp gibi lüzumsuz görüyordu kendisini hayatta. Nefes almakta zorlanıyordu. Ölüm sessizliği düşmüştü diline ve hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey söylemiyordu. Bir bekleyişin son saniyelerinde uzatma dakikalarının verdiği tedirginlikle kalakalmıştı hayatın kale arkasında. Kapı ziliyle uyandı. Gelen postacıydı. Postacının faturalar dışında geldiğini görmemişti uzun zamandır. Postacının uzattığı zarfı aldı. Ve kapıyı kapattı. Zarf bir başka kokuyordu. Sanki cennetten gelmişti. Gerçi cennetin kokusunu da bilmiyordu ama. Hep anlatırlardı güzel olduğunu. Zarfı büyük bir itina ile açtı. Yüzüne bir nur yansıdı. Duaların kabul oldu. Seni bekleyen güzel bir hayat var. Bundan sonra kendi hayatını yaşayacaksın. Sana bir de hediyemiz var. Bu kadar yıl sabırla beklediğin ve asla duadan vazgeçmediğin için cennetten bir melek gönderdim. O da seni bekliyor. Onu bul ve onunla kocaman bir hayatı mutluluk içinde yaşa. Zarfı okurken sarhoş olmuştu. Ayakta duramaz olmuştu. Hemen bir koltuğa çöktü. Kapı bir daha çaldı. Kapıyı açtı. Kapıdakine bakamıyordu. o kadar saf ve masum bir yüzü vardı ki. Kanatları sığmıyordu bu dünyaya. İçeri buyur etmek istedi. Ama yüzünü bulamıyordu. Allahım, göremiyorum. Bu nur gözlerimi kör etti sanırım. Yardım et. Gözlerim yanıyor. Nefesim daralıyor. Ellerini güneşin gözünü aldığı bir adamın uzak bir yere bakması gibi gözlerinin üzerine yaklaştırdı. Yavaş yavaş yüzüne düşen gölgenin parmaklarının arasından sızan görüntüsünü görmeye başlamıştı. Ama sen. Ben seni tanıyorum. Demek beklediğim ve beni bekleyen sendin. Ne mutlu oldum bir bilsen seni. İçeri buyur ettim. Allah’ım şükürler olsun. Bana kaderimi gösterdin. Zil çaldı. Gelen postacıydı. Gözlerini ovuşturdu. Elinde faturalar vardı. Aldı ve içeri geçti. Ezan sesiyle birlikte zarfları masaya bıraktı. İçeri geçti. Abdest aldı. Namazını kıldı. Ve duaya başladı. - Allah’ım bana kaderimi göster.
June 04 ötelerden şimdiye............................................ konuş benimle sevgili, aynı cümleyi paylaş ne olur birlikte aynı fiilin iki farklı öznesi olalım. ah kelimeler ne gizemlidir onlar çözülseydi dilleri bir, anlatsalardı içindekileri bir bir
bir cümle düşün ki bahar zamanı cennet mekanı şarap da nesnesi olsun doldurup kadehi irem’de bir yer seçelim kendimize. ele ele koşalım peygamber sokağında. ağlamaklı gülmelere karışsın sevincimiz. sonsuz bir mutluluk sarsın kalbimizi. bizi sürekli kemiren fikir kurtlarından uzak ne bir engel ne de bir tuzak gel seninle okyanuslara taş gömelim sevgili.
sonra bulmaca oynayalım, kaybettiğimiz zamanlara inat, saniyeleri dökelim kum tanesi hükmünce çölde kaybolsunlar, karışsınlar sıcak çöle. yusuf’u ziyaret edelim, mecnun’dan sonra birlikte züleyha’dan helallik alalım, yırtınca gömleği arkasından hiç iyi bahsetmemiştim ondan.
su içelim kuyusundan yusuf’un zemzem tadındadır mutlaka yakubun hasretiyle yanan kenan illerinde kervanlara karışalım aşk arayalım başka başka
bizim gibi deli divane
tuba ağacının altında
..............................................
May 30 Böcek !.......................................................................................... Aylardır yıkanmamış ve sigara dumanıyla sapsarı olmuş perdenin yırtıkları arasından güneş yeni yeni sızmaya başlamıştı. Mahmurluğun da etkisiyle tembel tembel yatakta doğrulmuş, odanın duvarlarına ve eşyalara göz gezdiriyordu. Köşedeki örümcek ağına yakalanan sineğin çırpınışları dikkatini çekti. Çırpınıyordu, çırpındıkça daha çok dolanıyordu örümcek ağına. Az sonra örümceğin sakin ve kendinden emin adımlarla sineğin yanına geldiğini ve kahvaltısını yaptığını gördü. Çöp kutusunun yanında, uzaktan atılmış ancak yerini bulamamış birkaç buruşmuş kağıt, odanın çeşitli yerlerine rasgele dağılmış elbiseler ve masanın üzerinde düzensizce üst üste önemsiz ancak kırılacak eşya hassasiyetiyle dizilmiş kitaplar, dün gecenin kompozisyonunu çiziyordu. Kalktı ve masanın üzerinde duran notları karıştırmaya başladı. Önemsiz birkaç satır ve başlığı atılıp bırakılmış küçük hikayeler... Yüzüne birkaç defa su serpti lavaboya giderek. Bıçak gibi kesmişti uykusunu soğuk su. Aynadaki karanlığı seyretmeye başladı. Gördüğü kirlenmiş bir sakalla dağılmış saçların armonisinin uyumsuz karmaşası... Biraz daha seyrettikten sonra öylece bırakıp dağınıklığı, dağınıklığa geri dönmek istedi. Sonra vazgeçti ve sakalın yakışmadığını düşünerek kesti. Ustura sanki yüzünü de sıyırıyormuş gibi geldi. Usturadan başka bir şey kullanmıyordu sakalları uzamaya başladığından beri. Tıraştan sonra losyonunu sürdü ve mutfağa geçti. Mutfağa girince onlarca, yüzlerce hamamböceğini yemek masasının ve tezgahın üzerinde gördü. İkişer antenleri, sevimsiz ve patlak gözleriyle, biçimsiz kabuklarının altında, kıllı ayaklarıyla dans ediyorlardı. Birkaçının kabuğunu kırdı. İçlerinden çıkan sıvıda dışları gibi midesini bulandırdı. Banyoya koşarak böcek ilacını alıp geldiğinde az önce üzerinden bir hışımla geçtikleri de dahil bir tane bile sevimsizlik abidesi bulamadı. Sanki yer yarılmıştı da içinde girmişlerdi. Ortalığı temizledikten sonra çay demledi, masaya oturdu. Yedikleri geçmiyordu boğazından. Midesi kalkmıştı. Düşününce aslında o kadar da çirkin, iğrenç ve mide bulandırıcı olmadıklarına hükmetti. Hayır, hayır böcekler iğrenç değildir. Birkaç defa tekrar etti bunu. Çevresinde kabuksuz yüzlerce böcek olduğunu düşündü. O kadar çoktu ki onlardan. Her yere yayılmış ve karanlığın olmasını bekleyen, ortalık karardığında bir saniye bile zaman kaybetmeden çalmaya, kirletmeye, mide bulandırmaya başlayan, boyunsuz gövdelerine kravat takarak dolaşan, en çok yol kenarlarındaki ızgaralardan korkan, bir de ayak altında kalmaktan ürken tiksinç yaratıklar. Evet, evet bunlar daha da çok midesini bulandırıyordu. Dikkat etmeyecekti artık bastığı yerlere. Belki birkaç yakınını da ezecekti fark etmeden. Aman canım fark etse ne olurdu ki, tanıyamadım demesi kurtarırdı kendisini. Bundan sonra bütün böcekleri öldürme, ezme, içlerini dışa çıkarma kararı aldı. Düşüncesizce, sadece arzuları için yaşayan böcekler... hepsine ölüm, diyordu. Ölüm. Yürümeye başladı çıtırtılar arasında. Çıtırt, çıtırt.... Sofrayı toplayıp, duş almak için banyoya girdi. Sabunu bitmişti. Geri dönüp portmantodan bir sabun aldı. Musluğu açtı. Yüzlerce böcek akmaya başladı bir anda. Pis ayakları ve biçimsiz kabuklarıyla saçlarının arasında, yüzünde, vücudunun her yerinde dolaşıyorlardı. İğrenç kokuları ve kulak tırmalayan sesleriyle çoğalıyorlardı git gide. Musluğa uzattı ellerini. Vanaya ulaşamıyordu. Her yeri sarmışlardı. Parmaklarının arasında birkaç tanesini ezerek kapadı musluğu. Ayak uçlarından, yukarıya doğru çıkmaya başlamışlardı. Ağzından, burnundan giriyorlardı içine. Damarlarında dolaşmaya başlamışlardı şimdi de kahkahalar atarak. Bunalıyordu, nefes alamaz olmuştu. Son bir hamleyle BÖCEK! diye bağırabildi. Hepsi yok olmuşlardı. Bu kelimeyi söyleyince kayboluyorlardı demek ki. Duşunu aldı ve çıktı banyodan. Başı dönmüştü, yavaşça yatağa uzandı. Uyumak istiyordu biraz. Böcekleri sayıyordu, kulağından ve ağzından giren böcekleri. Olmuyordu, uyuyamıyordu bir türlü. Vücudunda bir kıpırdanma hissetmeye başladı. Sanki birisi sessizce yürümeye çalışıyordu üzerinde. Kalktı ve hemen üstündekileri çıkartmaya başladı. Çırıl çıplak kalmıştı. Sabahın üçünde Tanrım, nedir bu? BÖCEK! Diye bağırdı. Yine kaybolmuştu haşarat. Midesi bulandı. Yüzüne birkaç defa su serpti lavaboya giderek. Bıçak gibi kesmişti uykusunu soğuk su. Aynadaki karanlığı seyretmeye başladı. Gördüğü kirlenmiş bir sakalla dağılmış saçların armonisinin uyumsuz karmaşası... Biraz daha seyrettikten sonra öylece bırakıp dağınıklığı, dağınıklığa geri dönmek istedi. Yakıştığı için kesmedi. Ağzı kurumuştu. Mutfağa doğru geçerken kafasını yatak odasına çevirdi. Hâlâ yatakta uzanmış, şuursuzca rüya görüyor diye düşündü BÖCEK! Bunlar hep böyledir zaten diye düşündü. Düşünmezler, arzu ederler sadece. Her insan biraz böcektir diye düşündü. Tıpkı BÖCEKler gibi... Buruşturup diğerlerinin yanına attı hikayeyi.
................................... |
Bana yazmak istediğiniz eleştirler için...
Bu Hikayelerin tamamı KOZA dergisinde yayımlanmıştır. Olay örgüsü yaşananlara benzemektedir. (Abartılı da olsa)
Büyük bir kısmı dergilerde yayımlanmıştır...
Yine birçoğu dergilerde yayımlanmıştır. Hayatımın şiiri olan "mesnevi" ise hala yazılmakta...
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan bazı kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
Bir Sofist olarak kişiliğimin, yazın dünyamın ve fikirlerimin oluşmasında önemli bir yere sahip olan bazı kitapları okuma dönemlerime göre sıralamak istedim. benden kitap tavsiye etmemi isteyen öğrencilerime ve kitap kurtlarına sunuyorum. işte sofistes'in beyninin içindekiler.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|